Bu haftaki köşe yazımda hayatın içindeki önemli bir konuyu ele almak istedim.

Eskiden insanlar yarınları için para biriktirirdi. Bugün ise yarını görebilmek için borç alıyor. Hayatın bizi getirdiği yer ne yazık ki tam da burası oldu. Sabah gözünü açar açmaz telefondaki banka mesajlarına bakan, maaşı yatar yatmaz hangi borcu önce kapatacağını düşünen, kredi kartının asgarisini yatırınca bir nebze nefes aldığını sanan ama aslında daha büyük bir yükün altına giren milyonlarca insan var. Artık birçok evde çay demlenirken bile hesap yapılıyor. Markete gidilirken elde liste değil, zihinde eksik kalan para dolaşıyor. İnsanlar yaşamak için değil, yetişmek için çırpınıyor.

Kredi kartı bir zamanlar kolaylıktı. Kredi ise zor günün destek kapısıydı. Ama şimdi ikisi de birçok insan için hayatı döndürebilmenin mecburi direkleri hâline geldi. Bir buzdolabı alınacaksa kredi kartı, çocuğun okul masrafı çıkmışsa ihtiyaç kredisi, evin mutfağı eksikse taksit, bayram geliyor diye biraz nefes alınacaksa yine kart… Çünkü maaşlar daha elde tutulmadan eksiliyor. Kira, fatura, mutfak, yol, çocukların ihtiyaçları derken insan kendi kazancının sahibi olmaktan çıkıyor. Elindeki para yaşamaya değil, açık kapatmaya yetiyor. Açığı kapatan da çoğu zaman alın teri değil, faizin gölgesi oluyor.

İşte insanın içini en çok yakan yer tam da burası. Çünkü faiz sadece cebimizden para almıyor. Huzurumuzu alıyor. Uykumuzu alıyor. Evimizin içindeki neşeyi, sofradaki rahatlığı, yarınlara dair kurduğumuz cümleleri alıyor. İnsan bir süre sonra maaşını aldığında ne kadar kazandığını değil, ne kadarının daha ilk gün elinden çıkacağını düşünmeye başlıyor. Ay başı sevinç olmaktan çıkıyor, adeta bir hesaplaşma gününe dönüşüyor. Oysa alın teriyle kazanılmış her kuruşun insana güven vermesi gerekirken, bugün birçok insan o paraya daha dokunamadan eksildiğini görüyor.
Öyle hayatlar var ki dışarıdan bakıldığında her şey normal gibi görünüyor. Oysa kapılar kapandığında başka bir sessizlik başlıyor. Anne mutfakta aldığı ürünleri tek tek elemek zorunda kalıyor. Baba markette çocuğunun canı bir şey istemesin diye bakışını başka yöne çeviriyor. Gençler daha hayata başlamadan borçla tanışıyor. Emekliler ise dinlenmesi gereken yaşta hesap makinesiyle yaşamayı öğreniyor. İşin acı tarafı, bu tablo artık istisna değil; neredeyse hayatın kendisi oldu.

Bugün birçok insan lüks için değil, en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için borçlanıyor. Eskiden borç almak ayıp gibi görülürdü, şimdi borçsuz kalabilmek neredeyse ayrıcalık oldu. Çünkü düzen, insanı tasarrufa değil harcamaya, beklemeye değil yetişmeye, birikime değil sürekli açığı kapatmaya zorluyor. Bir ihtiyaç bitmeden diğeri başlıyor. Bir taksit kapanmadan yenisi yazılıyor. Bir kredi hafifledi derken kart borcu büyüyor. Sonra insan fark ediyor ki, aslında yaşadığı hayat kendi hayatı olmaktan çıkmış. Banka mesajlarıyla bölünen, son ödeme tarihleriyle yön bulan, asgari tutarlarla ayakta kalmaya çalışan bir düzene dönüşmüş.

Asıl yorgunluk da burada başlıyor. Bu, bedensel bir yorgunluk değil. Bu, insanın içine çöken bir ağırlık. Çalıştığı hâlde yetirememek, uğraştığı hâlde toparlayamamak, çabaladığı hâlde eksik kalmak… İnsan bazen cebindeki paranın azlığından çok, emeğinin karşılığını hissedememekten yoruluyor. Çünkü yoksulluk yalnızca paranın eksilmesi değildir. Yoksulluk, insanın kendi emeğine yabancılaşmasıdır. Gün boyu çalışıp akşam başını yastığa koyduğunda hâlâ yarını nasıl çıkaracağını düşünmesidir. Bir şey almak istediğinde fiyatına değil, taksitine bakmasıdır. Hayalini bile peşin kuramamasıdır.

Oysa bir toplumun gücü, insanının yarına güvenle bakabilmesinde saklıdır. Eğer bir evde maaş günü sevinç değil korku getiriyorsa, orada sadece ekonomik değil, insani bir kırılma da vardır. Çünkü borç yalnızca cüzdana girmez. Ailenin içine girer. Eşlerin arasına girer. Anne babanın çocuklarına karşı mahcubiyetine dönüşür. İnsanın gecesini, sabrını, sağlığını, hatta bazen umudunu bile tüketir. Her ay eksilen sadece hesap bakiyesi değildir; içimizdeki direnç, moral ve yaşama sevinci de eksilir.

Bu yüzden mesele sadece kredi kartı ya da kredi meselesi değildir. Mesele, insanın kendi hayatına yabancılaşmasıdır. Kendi kazancıyla yaşayamaması, kendi emeğinin karşılığını hissedememesi, bugününü kurtarmaya çalışırken yarınını sessizce rehin vermesidir. Ve galiba en acı olan da budur. Çünkü insan çalışıp didinip yine de huzur bulamıyorsa, orada eksilen sadece para değildir; umut da eksiliyordur.

Dilerim bir gün insanlar borçlarını değil hayallerini konuşur. Kart limitlerini değil çocuklarının geleceğini düşünür. Asgari ödeme tutarlarını değil, emeğinin bereketini hisseder. Çünkü bu ülkenin insanı yalnızca geçinmeye değil, insanca yaşamaya layıktır.

Bir sonraki hafta görüşmek dileğiyle, hepinize mutlu hafta sonları diliyorum.