İnsan en çok değiştiremediği şeyle kavga eder. Oysa kabullenmek teslim olmak değildir; gerçeğin gözlerinin içine bakabilmektir. “Her şey yolunda” demek değildir kabullenme; “Her şey burada ve ben bununla şimdi ne yapacağım?” diyebilmektir. Çünkü inkar ruhu yorar. Bastırılan her duygu kapıyı daha sert çalar. Kaçtığımız her gerçek, gölgemiz gibi peşimizden gelir.

Kabullenme şimdiyi onaylamak değil, şimdiyi görmektir. “Böyle olmamalıydı” cümlesini “Böyle oldu”ya dönüştürebilmektir. İşte tam burada sabır devreye girer. Sabır, kabullenişin omurgasıdır. Sabır yoksa kabullenme dağılır; kabullenme yoksa sabır zehre dönüşür. Çünkü sabır sadece beklemek değildir; doğru anı ayırt edebilme bilincidir.

Peki o ince çizgi nerede başlar?
Ne zaman kabullenmeli, ne zaman harekete geçmeli?
Hayatın en kritik ayrımı şudur ki… Kontrol edebildiğin şey sorumluluğundur, kontrol edemediğin şey kaderindir. Hava yağmurluysa şemsiyeni açarsın, gökyüzünü azarlamazsın. Bir insan seni terk ettiyse, onun kararını değiştiremezsin, ama kendi onurunu, sınırını, duruşunu belirleyebilirsin. Hastalık gelmişse inkar edemezsin, ama tedaviye yaklaşımını seçebilirsin. İşte bilgelik burada başlar… Gücünü, etki alanın dışında kalan şeylere değil; karakterinin, çabanın ve seçimlerinin içine yöneltebilmek.

Kabullenmek pasiflik değildir, yön tayin etmektir. Bazen bir kaybın ardından yere çökmek, ağlamak, yas tutmak gerekir. Bir anne babayı, bir kardeşi, bir dostu kaybettiğinde sabır “geçti” demek değildir, “acı burada ve ben onunla birlikte yaşıyorum” diyebilmektir. Yas, bastırıldığında çürür, kabul edildiğinde dönüşür. Kalpteki o sızı inkarla büyür, kabullenişle anlam kazanır. Sabır burada zamanı hızlandırmak değil, zamana güvenmektir.

Hayatın daha küçük ama yıpratıcı anlarında da aynıdır bu. Evlilikte bir cümle kalbi kırdığında hemen hüküm vermek kolaydır, durup anlamaya çalışmak zordur. Bir evladın hatasında bağırmak kolaydır, rehberlik etmek sabır ister. İş yerinde eleştirildiğinde savunmaya geçmek kolaydır, içindeki payı görmek kabullenme ister. Sabırsızlık anlık bir rahatlama sunar, ama geride enkaz bırakır. Sabır ve kabullenme ise yavaş ilerler, fakat kalıcı bir zemin kurar.

Ve o an… Öfke yükseldiğinde, kalp hızlandığında, zihnin içinde fırtına koptuğunda ne yapılır? Büyük dönüşümler küçük bir duruşla başlar. Önce nefes. Burnundan derin bir nefes al, dört saniye tut, yavaşça ver. Bunu birkaç kez tekrar et. Çünkü beden sakinleşmeden zihin berraklaşmaz. Sonra kendine tek bir soru sor. “Şu an gerçekten benim kontrolümde olan ne?” Bu soru öfkeyi küçültür, bilinci büyütür. Ardından duygunu isimlendir.
“Kızgınım.” “Kırgınım.” “Korkuyorum.”
İsim verilen duygu yönetilebilir hale gelir. İşte sabır böyle başlar, saniyelik bir farkındalıkla.

Sabır zamanla barışmaktır. Kabullenme gerçekle barışmaktır. Biri geleceğe taşır, diğeri bugünü sağlamlaştırır. Sabır kürektir, kabullenme dengedir. Biri seni savrulmaktan korur, diğeri batmaktan.

SONSÖZ
Belki de olgunluk dediğimiz, değiştirebildiklerin için cesur, değiştiremediklerin için sabırlı, hepsi için bilinçli olabilmek. Çünkü hayat her zaman istediğimiz gibi akmaz; ama biz, o akışta nasıl duracağımızı seçebiliriz. Kabullenmek vazgeçmek değildir, içsel savaşı bitirmektir. Sabır ise o barışı korumaktır.

İkisi birlikte olduğunda insan sadece ayakta kalmaz, derinleşir. Ve derinleşen insan artık hayatın içinde savrulan değil, hayatın içinden geçerken iz bırakan olur.