Bir köprü satıldığında aslında beton el değiştirmez. Asfalt yerinde durur. Kuleler Boğaz’dan çekip gitmez.
El değiştiren şey, gelecektir.
Bugün “işletme hakkı devri” denilen şey, kulağa teknik bir ifade gibi gelir. Oysa bunun Türkçesi basittir.
Devlet, yarın kazanacağı parayı bugünden harcar.
Bu cümle kurulduğu anda bir zincir başlar. Ve o zincirin son halkası her zaman vatandaşın cebine bağlanır.
Üstelik bu mesele bu ülkede yeni değildir. Hafızalar hala tazeyken, bir dönem aynı köprüler için “satılamaz” denmişti. 2012 yılında açılan ihale de, teklifin düşük bulunması gerekçesiyle iptal edilmişti, sözün ve kararın ağırlığı hafızalarda yer etti.
“Dün vatana ihanetti, bugün satışta.”
İnsan ister istemez soruyor…
Köprüler mi değişti, yoksa sözler mi?
Bu köprüler dün yapılmadı. Boğaziçi Köprüsü 1970’lerde, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü 1980’lerde inşa edildi; projeleri çizildi, temelleri atıldı, borçları ödendi. Ne bir şirketin lütfuyla yapıldılar ne de bugünün bütçesinden çıktı paraları. Bedelini bu ülkenin insanı ödedi; vergisiyle, mazotuyla, ekmeğinden keserek. Yani bugün “satış” diye konuşulan şey bir yatırım değil; çoktan parasını vermiş olduğumuz bir ortak malın, gelecekteki gelirinin başkasına devridir. Kazma yok, beton yok, risk yok, sadece geçmişte halkın cebinden çıkan parayla yapılmış bir değerin, yarın yine halktan toplanacak ücretlerle işletilmesi var.
Devlet ne yapıyor? Her gün, her saat, milyonlarca aracın geçtiği bir gelir kaynağını; önümüzdeki 30_50 belki de 100 yılın kazancını tek seferlik bir paraya çeviriyor.
Bugün bütçe nefes alıyor.
Ama yarın devletin elinde ne kalıyor?
Köprüden geçen her araç artık kamuya değil, özel şirkete çalışıyor. Devlet bugün “para girdi” diye sevinirken, yarın açık verdiğinde başvuracağı bir gelir kalemini kendi eliyle siliyor.
Bu, ekonomide bilinen bir en etkili kuraldır. Sürekli gelirini satan devlet, kalıcı güç kaybeder.
Bir zamanlar “5,7 milyar dolara ihanet” denilen şeyin bugün yeniden masaya gelmesi tam da bu yüzden rahatsız edicidir.
Soru basittir ama cevabı da bir köprü kadar ağırdır…
5,7 milyar dolara ihanet olan, şimdi kaça normalleşti?
Vatandaşa yük sessiz, derin ve sürekliliği olan ve mesele burada başlar.
Özel sektör hayır kurumu değildir.
Kar etmek için gelir.
Ve o kar, geçiş ücretlerinden çıkar.
Bugün köprüden geçerken ödediğiniz ücret;
yarın “enflasyon”, ertesi gün “işletme maliyeti”,
sonraki gün “sözleşme gereği güncelleme” adıyla artar.
Vatandaş bunu tek tek fark etmez.
Ama ay sonunda hisseder.
Akaryakıtta, pazarda, kirada, sofrada, cebinde…
Çünkü köprü pahalıysa…
✔️Nakliye pahalıdır.
✔️Lojistik pahalıdır.
✔️Ürün pahalıdır.
Sonunda pahalı olan, hayatın kendisidir.
Bu yük bir defada binmez.
Yavaş yavaş çöker.
İnsan fark ettiğinde ise çoğu zaman artık çok geçtir.
Devlet sadece yaptığı işle değil, ağzından çıkan sözle de ayakta durur. Dün “olmaz” denilene bugün “olur” denirse, insanlar devlete değil, kendi çaresine bakar.
Bir dönem “satılamaz” denilen, “vatana ihanet” olarak tanımlanan bir şey, yıllar sonra sessizce yeniden masaya konulursa;
Toplum şu kanaate varır.
Demek ki mesele ilke değilmiş, şartmış.
Bu düşünce yerleştiğinde vatandaş, devlete güvenmek yerine kendini kurtarmaya bakar.
Bu, siyasetin en ağır faturasıdır. Çünkü güven bir kez aşındı mı, onu hiçbir bütçe kalemi onaramaz.
“Tarihin en büyük özelleştirmesi” diye sunulan şeyin asıl büyüklüğü de buradadır. Ekonomik değil, ahlaki etkisindedir.
Sonuç olarak kazanır, kim kaybeder?
Kısa vadede kazananlar,
✔️Nakit paraya ihtiyaç duyan bütçe,
✔️İşletme hakkını alan şirketler,
✔️Bugünü yönetenler,
Uzun vadede kaybedenler,
✔️Devletin düzenli gelir gücü,
✔️Kamu denetimi,
✔️Ve en önemlisi, vatandaş.
Çünkü o köprüden geçmeye devam edecek olan odur. Alternatif yolu olmayan da odur. Her artışa mecbur kalan da.
SONSÖZ
Köprü satmak kolaydır.
Zor olan, geleceği satmamaktır.
Bugün kasaya giren para, yarın vatandaşın cebinden damla damla çıkacaksa; orada kazanç değil, ertelenmiş zarar vardır.
Sonunda tarih gösterir ki…
Devletler köprüleri sattıkları gün değil, o köprülerden artık kendileri geçemediği gün fakirleşir.