Bir ömür çalışıp hayatta kalmaya çalışmak…

Bugün emeklilik, bir hak değil; hayatta kalma denemesi. Maaş bordrosu değil, adeta bir tahammül belgesi veriliyor. Rakamlar yan yana diziliyor ama insan hayatı o rakamlara sığmıyor. Çünkü mesele yalnızca para değil; mesele onur. Bir insan ömrünün sonunda pazarda fileyi değil, başını eğiyorsa, orada çaresiz ama derin bir çöküş vardır.

Emekli sabahları pazara çıkmıyordu, şimdi akşamlarıda çıkamıyor. Markete yetmiyor, hastaneye ilaca ulaşamıyor, art arda gelen faturalara yetişemiyor. Et, sofrasından çoktan silinmiş; meyvenin tadı yalnızca geçmişin anılarında kalmış. Bugün alışveriş listesi yazılmıyor; vazgeçilenler tek tek sıralanıyor. Peyniri gramla, zeytini taneyle, ekmeği dilimle hesaplıyor. Market raflarına bakarken elini cebine değil, içine çekiyor.

Kendi kendine…
Bu ay hangi ilacı almazsam idare ederim?
Hangi faturayı geciktirirsem kesilmez?
Hangi torunun gözlerinin içine bakıp “bugün olmaz” deyip başımı öne eğerim?

Cebindeki para azalmıyor sadece; yaşama tutunma gücü eriyor. Ay sonu gelmeden umut bitiyor. Geçim derdi yaşlanmıyor; emekliyle birlikte büyüyor, sertleşiyor, her gün biraz daha ağırlaşıyor. Omuzlarına çöken bu yük yalnızca ekonomik değil; psikolojik, vicdani, insani. Yılların emeğine eklenen bu çaresizlik, insanın içini sessizce çökertiyor. Sesini çıkaramayan bir yorgunluk, anlatılamayan bir utanç gibi. Ve herkesin bildiği ama yüksek sesle söyleyemediği o gerçek orada duruyor.

Bu hayat, bu insanlara reva değil.

Bir ömür prim ödedi. Kağıt üzerinde “hak ettiğini” aldı. Gerçekte ise çaresizliğe itildi. Bugün 20.000 TL’lik emekli maaşı, adı var kendi yok bir rakamdan ibaret. Açlık sınırının çok çok altında kalan bu gelirle ne kira tutulabiliyor, ne mutfak doluyor, ne de sağlık masrafları karşılanabiliyor. Sağlık artık ücretsiz değil; katkı payı, reçete bedeli, yol parası emeklinin sırtına ayrı bir yük olarak ekleniyor. Emeklinin maaşı artık bir hesap cetveli değil; utanç tablosu. Bir tabak çorbayla susturulmaya çalışılan, yıllarla örülmüş koca bir hayat var.

Kimi emekliler evini kapatıp otel odalarında yaşamaya mecbur kalıyor. Kimi çocuklarının yanına sığamıyor, kimi “yük olmamak” için sessizce kenara çekiliyor. Hayatlarının sonbaharında dinlenmeleri gerekirken, bitkin ve yorgun bir hayatta kalma mücadelesine mahkum ediliyorlar. Bavul kenarda duruyor; çünkü yarın ne olacağı belli değil. Aidiyet duygusu bile lüks haline gelmiş durumda.

Gençliğini devlete verdi, yaşlılığını borca yazdı. Çalışırken ülkeyi sırtladı; emekliyken yük muamelesi gördü. Sefalet ücreti kader değildir. Bu bir tercih de değildir. Bu, ayıptır. Emek verene açlık düşüyorsa, adalet yalnızca kelimede kalır. Alın teri yok sayılıyorsa, yarın da yok sayılır. Bir düzen, insanı emeklilikte ölçüyorsa; vicdanını çoktan kaybetmiştir.

Emekliliğin dinlenmek olması gerekiyordu. Oysa bugün emeklilik, “bu ayı nasıl çıkarırım” sorusuna indirgenmiş bir hayatta kalma hesabı. Beli bükük, cebi delik; bir lokma ekmeğe muhtaç ama bin hatırla suskun. Günü kurtarıyor belki, ama hayatı kaybediyor. Borçla nefes alıp sabırla ayakta duruyor.

Unutulmaması gereken bir gerçek var ki…

Emekliler geçmişimizdir; geleceğimizin teminatıdır.

Bugün onlara reva görülen hayat, yarın hepimizin önüne konulacak tablodur. Bir ülkenin aynası vitrinleri değil; emeklilerinin sofrasıdır. Orada eksik olan her lokma, hepimizin geleceğinden çalınmıştır.

Emeklilik bir son değil, onurlu bir başlangıç olmalıydı. Bugün gelinen yerde o başlangıç erteleniyor, küçültülüyor, yok sayılıyor. Ve insan şunu söylüyor içinden, boğazı düğümlenerek.

Bir ülke, emeklisine reva gördüğü hayat kadar insanidir.

Bu tabloya bakıp “evet, çok doğru; bizi anlatıyor” demeyen varsa, henüz aynaya bakmamıştır.

SONSÖZ
Bu bir ekonomik tablo değil yalnızca. Bu, bir vicdan meselesi. Bir ülke emeklisine “idare et” diyorsa, aslında geleceğine de aynı şeyi söylüyordur. Çünkü bugün susulan her adaletsizlik, yarın herkesin kapısını çalacaktır. Ve o gün geldiğinde kimse şunu söyleyemeyecek.
“Bilmiyorduk.”