Geçen hafta yine aynı şeyi yaşadım. Eve gelecek kurye sokağı bulamadı. Telefonda tarif ediyorum: Yok, orası değil… Bir önceki köşe… Evet, tabelanın olduğu yer… Şehrin ortasında, açık adresle, canlı konumla bir paketi doğru kapıya ulaştıramıyoruz.

Aynı gün haber akışında bambaşka bir şey okuyorum. İran’da üst düzey bir askeri isim, kendi evinde, bulunduğu apartman komple yıkılmadan, doğrudan hedef alınan bölüm vurularak öldürülüyor. Diğer katlar ayakta. Komşuların yaşadığı bina yerinde duruyor. Operasyon sadece hedefe odaklanıyor.

Biz bir adresi zor bulurken, birileri bir yatak odasının koordinatını milimetrik hesapla tespit edebiliyor. İşte çağ farkı tam burada başlıyor.

Uzun süre savaş dediğimiz şey kaba kuvvetin evrimiydi. Kılıç, tüfek, top, tank… 1991’deki Çöl Fırtınası Operasyonu bile o dönem için teknolojinin zirvesi gibi sunulmuştu. Ama yine de mesele büyük ordular ve büyük yıkımdı. Son on yılda tablo değişti. Rusya-Ukrayna Savaşı ile birlikte savaşın ağırlık merkezi kaydı. Cephe hattı artık toprakta değil, veri akışında kuruluyor. İnsansız sistemler, uydu ağları, elektronik istihbarat, anlık analiz… Savaş bir donanım yarışı olmaktan çıkıp yazılım ve entegrasyon yarışına dönüştü.

Bu noktada karşımıza çıkan manzara oldukça çarpıcı. Bir yanda İsrail, Hamas ile çatışırken yapay zekâyı bir silah olarak en uç noktaya taşıyor. Hedef alınan kişilerin telefonlarına daha önce yüklendikleri anlaşılan yazılımlar sayesinde, hareketleri anlık takip ediliyor. İletişim trafiği analiz ediliyor, dijital izler üst üste bindiriliyor ve hedefler bilgisayar başında bir düğmeye basılarak yok ediliyor. İşin ironik tarafı şu: Biz Ankara’da bir kurye evini bulmakta zorlanırken, adamlar komşuları uyandırmadan düşmanı etkisiz hale getiriyor.

Bu artık klasik savaş değil. Bu, istihbarat yoğunluğu ve algoritmik karar mekanizması.

Meselenin düğümlendiği asıl yer ise teknik kapasite kadar zihinsel kapasite. Bölgedeki birçok yapı, 1400 yıl öncesinin kabile kültüründen beslenen dini söylemleri ve toplumsal kodları kutsuyor. Geçmişi referans alarak bugünü açıklamaya çalışıyor. Ama büyük bir çelişkiyle, kendilerini savunmak ya da saldırmak için ihtiyaç duydukları tüm teknolojiyi eleştirdikleri o dünyadan satın alıyorlar. Bilimi kültürel olarak reddedip, onun ürettiği çipi askeri olarak kullanmak ne kadar sürdürülebilir?

Kendi bilimini üretmeyen, aklı ve rasyonel düşünceyi kurumsallaştırmayan bir yapı; ithal silahlarla modern dünyanın teknolojisine karşı koyabileceğine inanıyor. Oysa mesele sadece silah almak değil. O silahı mümkün kılan eğitim sistemi, araştırma kültürü, özgür düşünce ortamı ve mühendislik ekosistemi.

Bugün İran ve desteklediği yapılar ile karşı taraftaki teknolojik üstünlük arasındaki fark sadece silah farkı değil; yöntem farkı. Uygarlık farkı. Bir taraf yapay zekâyı, veri madenciliğini, ileri istihbarat ağlarını savaşın kalbine yerleştiriyor. Diğer taraf söylemle, sloganla, tarihsel referanslarla sahada üstünlük kurmaya çalışıyor. Modern dünyanın en gelişmiş sistemlerini kullanıp, o sistemleri mümkün kılan bilimsel düşünceye mesafeli durmak büyük bir yanılgı.

Bugün savaş alanında slogan işlemiyor, veri işliyor. Hamasi cümleler hedef belirlemiyor, algoritmalar belirliyor. Mesele kimin daha öfkeli olduğu değil, kimin daha hesaplı olduğu.

Şimdi bu manzaraya bakınca insan ister istemez şu soruya geliyor: Bir yanda saniyeler içinde binlerce veriyi işleyip hedef belirleyen yapay zeka algoritmaları, diğer yanda gücünü bin yıllık söylemlerden ve ithal teknolojiden alan yapılar.

Geleceğin dünyasında, akıl ve bilimi rehber edinmeyenlerin, sadece o aklın ürettiği cihazları satın alarak ayakta kalması mümkün mü? Sizce bu savaşı kim kazanır?