Laiklik ve laiklik karşıtı olmak konusundaki söyleşmeler ve tartışmalar çoğunlukla yüz yüze ve göz göze yapılıyorsa, şiddetin hiçbir türünü içermiyorsa, bu davranış biçimi, dinler alanında insan olmanın anlamına en çok yakışan şiddetsiz iletişimdir.
Ne yazık ki, milyarlarca inananı bulunan Müslümanlık ve Hristiyanlıkta, farklı inançtakilere veya inanmayanlara yönelik olan şiddetsiz iletişim örnekleri yanında, çoğunlukla kan ve gözyaşı üreten ölümcül şiddet çeşitleri de görülmüştür, görülmektedir. Ölümcül şiddet çeşitleri, çok az örnek dışında, inananların arasında bulunan az sayıdaki insan tarafından tasarlanarak, inanmayanlara veya farklı inananlara karşı uygulanmıştır.
İnsanın tarihi, vahşiliğin doruğunda yaşayanların din adına işledikleri şiddet suçları ile doludur. Buna karşılık, milyarlarla dillendirebileceğimiz sayıda Müslüman veya Hristiyan, tek veya çok sayıdaki vahşi insanı, kendileri ile kendilerini yarattığına inandığı, “Allah, Tanrı, Rab, God” diye adlandırdığı sonsuz gücün arasına almamıştır. Bu insanlar, inançlarını ve ibadet şekillerini, bağlı oldukları dinin kitabına uygun olarak yaşamaya çalışmışlar, başka insanlara karşı şiddet anlamına gelebilecek söz, tutum ve hareketlerden uzak kalmayı başarmışlardır.
Osmanlı Devleti’nin sonlanması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 29 Ekim 1923 tarihinde kurulmasından sonra, diğer devletlerin çoğunda olduğu gibi din ve devlet ilişkisinde sorunlar yaşanmaya başladı.
1789 Fransız Devrimi ile başlayan süreçte ortaya çıkan Laiklik kavramı, din-devlet ilişkisindeki sorunların çözümü, farklı bir anlatımla sorunların yumuşatılması konusunda Türkiye Cumhuriyeti’ni de etkilemiştir. Sorunların, insanların birbirlerine zarar vermeyecek biçimde çözülmesi, yine farklı bir anlatımla yumuşatılması için “Laiklik” kavramı, farklı kelime veya cümlelerle de olsa, bu topraklarda mutlaka konuşulacak, hatta Cumhuriyetin kazanımlarından biri olarak Devletin nitelikleri arasına mutlaka girecekti.
Nitekim öyle de oldu.
5 Şubat 1937 tarihinde, 1924 Anayasası’nda yapılan bir değişiklikle, devletin nitelikleri şöyle tanımlanmıştır.
“Türkiye Cumhuriyeti, Cumhuriyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkilapçıdır.”
Çocukluktan gençlik yıllarına attığımız ilk adımlarda Laikliğin tanımını, din ile devlet işlerinin birbirlerinden ayrılması şeklinde algıladığımı anımsıyorum.
Lise ve üniversite yıllarında ve sonrasındaki süreçlerde, laiklik-laiklik karşıtı söylemlere çok tanıklık ettim. Sağcı diye tanımlanan bazı partilerin genel başkanları ve sözcüleri, siyaset yaptıklarını sanarak, laikliğin dinsizlik, inançsızlık olduğunu dillendirmeye başladılar. Etkili de oldular. Her fırsatta söylerim ve yazarım, yalan, iftira, hakaret, tehdit ve sahteciliğin olduğu yerlerde, bunları siyasetçi üretse dahi, bu söylemlerin veya eylemlerin adına asla “siyaset” denemez.
Laikliğe karşı çıkarak veya anlamını yalanlarla değiştirerek hareket edenlerin yaptıkları asla siyaset değildir. Siyaset, içinde şiddet barındırmayan, farklı düşünenler veya farklı inananlar için tehlike üreten değil güvence sağlayan bir bilim dalı, bir yönetim, bir yürütme biçimidir.
Laiklik, asla dinsizlik, inançsızlık değildir. Laiklik, farklı veya inançsızların birlikte, yan yana veya yakın yaşamalarını sağlayan, saygı ve hoşgörü gerektiren bir niteliktir. Laiklik, bir ülkede veya Dünya’da birden fazla inancın bulunabileceği, bu inançların yaradılıştan gelen birer doğal zenginlik olduğu gerçeğine dayanır.
Laiklik, Türkiye için yaşamsaldır. Ben laik bir insanım. İçinde şiddet barındırmayan her inanca ve inançsızlığa saygılıyım, hiçbir rahatsızlık duymadan, kendimi zorlamadan. Benim de bir inancım elbette var.
Hiçbir insan, birden fazla dinin, birden fazla kitabın bulunduğu bir Dünya’da yaşadığı, milyonlarca, milyarlarca insanın farklı inançlara sahip olduğu gerçeğini unutmamalıdır.
Aksi halde, geçmişi ve bugünü acı, kan ve gözyaşı dolu olan Dünya, cehenneme doğru tarihsel yolculuğunu sürdürür.
Her zaman gündemin ilk sıralarında yer alan Laiklik, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin neredeyse 24 yılını geride bırakacağı iktidarında, 2026 yılının ilk aylarında etki-tepki sürecinin zirvesine doğru tırmanmaya yeniden başladı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın laikliğe aykırı ve gelecekte çok büyük sıkıntıları üretmesi beklenen karar ve uygulamalarına karşı, inanç ve ifade özgürlüğüne uygun ve şiddetsiz yöntemlerle tepki gösteren, “Laiklik Bildirisi” başlığı ile basına açıklamalar yapan, laikliğin özgürlük ve insan olmak anlamına geldiğini söyleyen bilim insanlarına, hukukçulara, sanatçılara, gazetecilere ve yazarlara tehditler ve hakaretler yağdı, suç duyurusunda bulunuldu.
Bu konuda yazı yazmak ve yukarıdaki başlığı kullanmak kararı verdiğimde, gönüllü çalışmaları ve mücadeleleri ile çok yakından tanıdığımız hukukçu Ömer Faruk Eminağaoğlu’dan bir açıklama, bir ileti geldi.
“Laikliği savunmak suç değil. Laikliği savunmak, insanlığa, gelecek kuşaklara karşı sorumluluğumuzdur. Ne günlere kaldık. Mücadeleye devam.”
Gerçekten, inançlar ve siyasal görüşler açısından çok çeşitli zenginliklere sahip olan Dünya’da ve Türkiye’de, içinde şiddet eylemi barındırmayan farklı inançların sevgi, dostluk ve barış içinde yaşaması için “Laiklik” yaşamsal bir gerekliliktir.
Haydi, herkesin mutlu, güvende ve yan yana yaşayacağı yerin üstündeki gerçek cennet için, her yerde ve her zaman kadın-erkek birlikte, dayanışma içinde. Haydi…