Bugünkü yazıma, 28 Nisan 2026 tarih ve “İşçi, Hükümet, Polis ve İletişim” başlıklı yazımın bir bölümünü yineleyerek başlamak istiyorum.
“Güvenlik güçlerimiz, sivil veya resmi giysili ayırımı yapmaksızın belirtiyorum ki, işçilerin eylemlerine engel olmak amacı ile değil, işçilerin ve ziyaretçilerin can güvenlikleri için orada idiler. Polisin, işvereni koruduğu ve işçilerin hak arama eylemini engellediği yolundaki görüşlere katılmıyorum. İşçilerinin haklarını tam ve zamanında vermeyen, böylece çalışanlarına şiddetin en ağır türü olan ekonomik şiddeti uygulayan Doruk Madenciliği işverenini koruyanlar varsa, onları siyasetin ve kamu yönetiminin içinde aramalıyız, hatta görmeliyiz.”
Bilindiği gibi, Eskişehir’in Mihalıççık İlçesinde linyit kömürü işletmeciliği yapan Doruk Madencilik ve Elektrik Üretim Sanayi, Ticaret Anonim Şirketi’nin işçileri, maaşlarını ve tazminatlarını alamadıkları gerekçesiyle 16 Nisan 2026 tarihinde Ankara’ya yürüdüler ve Kurtuluş Parkında direnişe başladılar.
Çeşitli girişim ve görüşmelerin ardından ödemelerin başlaması nedeniyle 28 Nisan 2026 Salı günü sona eren direniş, şiddete şiddetsiz tepki anlamında etkileyici bir örnek oldu.
Bu anlamda, Doruk Madenciliğin işçilerini, işçilerin yanında yer alan ve STK diye tanımlanan dernek, vakıf, federasyon ve konfederasyon şeklindeki demokratik kitle örgütlerini, siyasal partileri, işçi, memur ve emekli sendikalarını ve Ankaralı gönüllüleri gerçekten kutlamak gerekir.
İlk ziyarete gittiğimdeki görüntü beni gerçekten korkuttu. İşçiler, Kurtuluş Parkında, Vedat Dalokay Nikah Salonu’nun önünde, çevik kuvvet barikatları ile çevrili bir alanda toplanmışlardı. Hava güneşli ve işçilerin üstleri çıplaktı. Yüzlerce ziyaretçi, ellerinde, madende çalışırken başlarını korudukları sarı renkli kaskları bulunan işçilerle barikatların hemen ardından iletişim kurmaya çalışıyorlardı. Çok yakınlarda onlarca güvenlik aracı ve yüzlerce polis vardı.
Çoğunluğu demokratik kitle örgütleri üyelerinden oluşan her yaştan insanlar, çevik kuvvet barikatları, çevik kuvvet polisleri, sivil polisler, güvenlik araçları, görüntü alan gazeteciler, resmi görevliler, hiç de yorgun görünmeyen, başları dik, çok sevimli ve umutlu maden işçisi evlatlarımız, kardeşlerimiz, yiğitlerimiz.
Böyle bir görüntü, oradaki hiç kimseye uygun değildi, değildir. Çünkü, yüz yüze konuşması ve çözüm üretmesi gereken bakanlar, ilgili kamu yöneticileri, sendikacılar, işçiler ve işverenler, madende değil elbette, masalarda buluşabilselerdi, bunca zaman, bunca emek gereksiz yere tüketilmez, bunca tehlike göze alınmaz, bunca sıkıntı yaşanmazdı.
İkinci gidişimin ilk dakikalarında, sivil polislerimizin, barikatlardan bir yeri giriş ve çıkışa açarak ziyaretçilerle maden işçilerini buluşturduğunu gördüm. Görüştüğüm sivil polislerimiz, işçilerin ve ziyaretçilerin can güvenliklerini sağlamak için burada bulunduklarını söylediler. İki saati aşan süre içinde tanık olduğum polis, ziyaretçiler ve madenciler arasındaki iletişim, önceki yazımda dile getirdiğim ve bugünkü yazımın girişine aldığım görüşlerime temel oluşturdu.
Türkiye’de, toplantı, miting ve yürüyüşlerde yaşanan katliamların tarihine baktığımızda, güvenlik konusundaki anlaşılamaz eksiklikleri, öngörüsüzlükleri ve bazılarına göre sorumsuzlukları görüyoruz. Umutlandım.
İçinde bulunduğum, çok yakın mesafede ve birkaç saniye farkla, aşırı üzülmek dışında zarar görmeden yaşadığım 10 Ekim 2015 tarihinde, iki intihar bombacısının yaptığı Ankara Garı katliamını örnek olarak vermek isterim.
Yeterli sayıda polisin bulunduğu, ancak üst arama dahil hiçbir güvenlik önleminin alınmadığı katliamda 109 insanımız can verdi.
Bu nedenle, açık veya kapalı alanlarda hak arayanların, hak savunanların, sorunlarını dile getirenlerin, sularını, topraklarını ve ormanlarını korumaya çalışanların veya belirli günlerini kutlayanların, öncelikle can güvenlikleri için polis veya jandarmanın her türlü olasılığı düşünerek her türlü önlemi alması zorunludur.
Doruk Madencilikte çalışan işçilerin, yönetim ve ekonomi ile ilgili ağır şiddete karşı gösterdikleri şiddetsiz tepki eyleminde, Kurtuluş Parkında veya Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na doğru yürüyüşlerdebile biber gazı kullanıldığını duyduğumda ve basında izlediğimde oluşan taşınması çok zor olumsuz duyguları, üzüntümü bugün bile hissediyorum.
Ancak, önceki yazımda ve bu yazımın girişinde belirttiğim görüşlerimi hak eden sivil ve resmi giysili polislerin ve yöneticilerin çok çok fazla olduğuna ilişkin inancımı, üzüntüme karşın koruyorum.
28 Nisan 2026 Salı günü, henüz eylem bitmeden iki saatliğine gittiğim Kurtuluş Parkında, polisin, işçilerle ziyaretçileri buluşturmasının olumlu olduğunu bazı kadın ve erkek ziyaretçilerle paylaştım. İnanın tepki gördüm, çünkü, önceki olumsuz davranışlar bazı ziyaretçilerin güvenlik güçlerine olan güveni hemen hemen yok etmişti. Hatta, bana “buradan git” diyenler bile oldu, kadın-erkek. Tepki gösterenlerde gördüğüm öfkeyi, şiddetsiz Türkiye hedefi için oldukça tehlikeli buluyorum. Bu nedenle, Hükümet, halk-polis-jandarma ilişkisine yönelik yaklaşımını değiştirmeli, toplantı ve yürüyüşlere engel getirmemeli, herkesin özgürce şiddetsiz tepkisini gösterebildiği ve konuşabildiği ortamları sağlamalıdır.
Cop veya gaz kullanılarak, kargaşa ortamı yaratılarak, öfke ile hareket edilerek toplumsal huzurun ve barışın sağlanması olanaklı değildir. Aman dikkat…
Haydi, hakların özgürce arandığı, korunduğu, alanlardan evlere, iş yerlerine ve üniversitelere sorunsuz dönüldüğü, halkın, polisin ve jandarmanın birbirlerini kucaklayarak ayrıldığı, hiç kimsenin işinden, insanca yaşayabileceği bir gelirden yoksun bulunmadığı, eğitim ve sağlık hizmetlerinin parasız karşılandığı, savaşların, silahlı çatışmaların ve kaçakçılığın olmadığı, sevgi, dostluk ve barışın başarıldığı Türkiye ve Dünya için, her yerde ve her zaman, kadın-erkek birlikte, dayanışma içinde, haydi…