İktidar mücadelesi siyasetin doğasında vardır. Dün vardı, bugün var, yarın da olacak. Muhalefet iktidar olmak ister, iktidar koltuğunu korumak ister. Bu, demokrasinin tabiatıdır. Fakat mesele hedef değil, yöntemdir. Üsluptur. Duruştur.

Çünkü egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

Ve milletin egemenliği, bağırışla değil akılla temsil edilir.

Meclis dediğimiz yer, halkın halk tarafından, halk için yönetiminin somutlaştığı çatıysa, orası bir ring olamaz. Orada yumruk değil söz konuşur. Orada öfke değil istişare yükselir.

“Bir elin nesi var, iki elin sesi var” diyen bir medeniyetin çocuklarıyız biz. Meclis dediğimiz yer tam da o ikinci elin sesidir.

Ama son zamanlarda soruyoruz;
Kavga yakıştı mı?

Toplum ağır bir yükün altında. Ekonomi omuzlara çökmüş durumda. Market rafları dolu ama sepetler boş. Pazarlar akşam karanlığına kaldı. Asgari ücret geçinemiyor. Yoksulluk sınırı derken açlık sınırına dayandı. Kiralar aldı başını gitti kayıplara karıştı. Emekli ay sonunu değil haftayı hesaplıyor. Gençler okuyor ama geleceğe bakarken gözleri buğulanıyor. Kadınların en büyük korkusu yalnızca geçim değil, can güvenliği. Sokaklarda öfke büyüyor, uyuşturucu yaşı düşüyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor.

Böyle bir tabloda Meclis’teki sertlik, millete ne kazandırır?

Öfkeyle kalkan zararla oturur.

Siyaset, güç gösterisi değildir. Rousseau’nun dediği gibi, güç hak doğurmaz. Hak, ancak adaletle yaşar. Montesquieu’nün uyardığı gibi, bir ülkede adalet yoksa özgürlük de yoktur. Ve asırlardır tekrar edilen o cümle boşuna söylenmemiştir:

Adalet mülkün temelidir.

Meclis bir ülkenin vicdanıdır. Vicdan yükselmezse devlet yükselmez. Aristoteles’in “Adalet, devletin temelidir” sözü yalnızca bir felsefe cümlesi değildir; bir uyarıdır. Konfüçyüs’ün işaret ettiği gibi, devletin temeli adalettir. Temel sarsılırsa bina ayakta kalmaz.

Toplumun en büyük kırılması güven kaybıdır. Güven çökerse demokrasi susar. İnsanlar yalnızca cebine değil, kalbine de bakarak oy verir. Sandık günü geldiğinde millet şunu sorar:

Kim bağırdı, kim dinledi?
Kim kavga etti, kim çözüm üretti?
Kim koltuğu düşündü, kim memleketi?

Balık baştan kokar derler. Eğer üslup yukarıda sertleşirse, aşağıda gerilim normalleşir. Eğer Meclis’te söz kıymetini kaybederse, sokakta da söz değerini yitirir. Ağacın kurdu içindendir; çürüme içeriden başlarsa dışarıdan görünen yalnızca sonuçtur.

Toplum yukarıda gördüğünü aşağıda taklit eder. Kürsüde uzlaşma yerine itham varsa, sokakta diyalog yerine kutuplaşma olur.

Gençler izliyor.

90’lı yılların siyaseti sertti, krizlerle doluydu, koalisyonlar kırılgandı; ama bir şey vardı ki bugünden farklıydı aynı masaya oturma iradesi. Liderler açık oturumlarda karşı karşıya gelir, birbirlerinin yüzüne bakarak konuşur, sert cümleler kursalar bile aynı stüdyoyu, aynı masayı paylaşmaktan kaçınmazlardı. Kameralar önünde tartışır, sonra Meclis kulisinde çay içerken konuşmaya devam ederlerdi. Fikir ayrılığı kişisel husumete dönüşmezdi her zaman, çünkü siyaset bir temas işiydi. El sıkışmanın, göz göze gelmenin, aynı masada oturmanın sembolik bir değeri vardı. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” anlayışı sadece atasözü değil, fiili bir davranış biçimiydi.

Bugünün gençleri ise ekranlarda daha çok kopuş görüyor; ortak masa yerine ayrı kürsüler, açık oturum yerine karşılıklı monologlar. Onlar geçmişi romantize etmiyor belki ama şunu hissediyor. Siyaset bir zamanlar farklı düşünenlerin aynı çatı altında konuşabildiği bir alandı. Şimdi gördükleri tablo ise mesafenin büyüdüğü, sözün temasını kaybettiği bir iklim. Ve genç bir zihin şunu soruyor ister istemez:

Eğer konuşmak mümkün değilse, çözüm nasıl mümkün olacak?

Bugünün siyasetinin en ağır aynasıdır. Onlar umutsuz değil, umut olmak istiyor. Ama gördükleri tablo kavga ise, uzaklaşıyorlar. Oysa siyaset bağırmak değil, sorumluluk almaktır. Uzlaşma zayıflık değil, olgunluktur. Meclis milletindir, meydan değil.

Ve unutulmamalıdır ki, yemin töreni, devlet geleneğinin en sembolik anlarından biridir. Kürsüye çıkan kişi, devlete ve millete karşı sorumluluğunu ilan eder. Ancak dün, Türkiye siyasi tarihinde bir ilk yaşandı. Yemin töreninde kürsü etrafında adeta etten bir duvar oluşturuldu. Bu, tarihte ilk kez görülen bir görüntü olarak kayda geçti ve yemin anının tarihindeki eşsiz bir olay olarak yerini aldı.

Bugün yeni bir dile ihtiyaç var. Mevlana’nın dediği gibi, dünle beraber gitti cancağızım; şimdi yeni şeyler söylemek lazım. Sertliğin değil, sağduyunun yükseldiği bir dönem. Restleşmenin değil, çözüm üretmenin konuşulduğu bir dönem.

Çünkü mesele koltuk değil, gelecek.
Mesele parti değil, memleket.

Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

Bu yüzden Meclis ring değildir.
Milletvekili dövüşçü değildir.
Siyaset kavga değildir.

Siyaset; zor zamanlarda millete omuz verme cesaretidir.
Siyaset; ateşin düştüğü yeri görmek ve o yangını söndürme sorumluluğudur.
Siyaset; adaletle yürüyerek geleceğe ulaşma iradesidir.

SONSÖZ
Adalet mülkün temelidir.
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
Ve güç değil, hak kazanmalıdır.

Çünkü haklı bir millet, adaletle yürüdüğünde geleceğe mutlaka ulaşır.

Gençlik izliyor…