Küresel finans piyasalarının hızla dalgalandığı bir dönemde, özellikle gelişmekte olan ekonomiler için en kritik risk başlıklarından biri dengesiz sermaye akımları olmaya devam ediyor. Para politikaları arasındaki uyumsuzluk, jeopolitik gerilimler, yatırımcı algısındaki ani değişimler ve finansal ürünlerin giderek karmaşıklaşması, uluslararası fon hareketlerini oldukça oynak hâle getiriyor. Bu oynaklık, dış finansmana duyarlı ekonomilerde kırılganlıkları artırırken, politika yapıcıların manevra alanını daraltıyor. Hem portföy yatırımları hem de kısa vadeli borçlanmaya dayanan ekonomik modeller, küresel bir rüzgâr değişiminde hızla savrulabiliyor. Bugün pek çok ülkenin yüzleştiği en önemli soru şu: Sermayenin yönü değiştiğinde kimler ayakta kalabilecek?
Sermaye akımlarındaki dengesizliklerin en temel sebebi, gelişmiş ülke merkez bankaları arasındaki faiz ve likidite politikasındaki ayrışma. Örneğin, ABD Merkez Bankası’nın faiz artışı döngüsüne girmesi, doların küresel talebini artırarak gelişmekte olan ekonomilerden sermaye kaçışını tetikleyebiliyor. Buna karşın Avrupa veya Japonya gibi düşük faiz politikası sürdüren ekonomilerin varlıkları küresel fonların portföy dengeleri içinde belirsizlik yaratıyor. Bu asimetrik hareketler, kısa süre içinde gelişmekte olan ülkelerin döviz kurlarında sert oynaklıklara, CDS primlerinde yükselişe ve finansal aktörlerin risk iştahının düşmesine yol açıyor. Dış borç yükü yüksek olan ekonomiler bu dönemde finansman maliyetlerindeki artışla birlikte hem ödeme dengesi riskiyle hem de büyüme performansındaki yavaşlamayla karşı karşıya kalıyor.
Bu kırılganlığın ekonomiler üzerinde yarattığı baskı aslında çok katmanlı. İlk katman makroekonomik istikrara yönelik. Oynak sermaye akımları nedeniyle döviz kurlarında yaşanan hızlı dalgalanmalar, enflasyon kanalı üzerinden fiyat istikrarını tehdit ediyor. Özellikle ithalata bağımlı üretim yapısına sahip ülkelerde kur şoklarının maliyetlere yansıması daha hızlı oluyor. Enflasyonun yükselmesi, gelir dağılımını bozan ve satın alma gücünü aşındıran bir etki yaratırken, politika yapıcılar da faiz artırımı ile büyüme hedefleri arasında sıkışıyor. İkinci katman finansal istikrar. Bankacılık sisteminin döviz açık pozisyonu, kısa vadeli borçlanma kompozisyonu ve rezerv yeterliliği bu dönemde daha kritik hâle geliyor. Rezervleri sınırlı olan ülkelerde piyasa oyuncuları daha sert fiyatlama yapıyor; kur üzerindeki baskılar politika müdahalelerini daha maliyetli kılıyor.
Üçüncü katman ise reel sektöre dönük etkiler. Dövizle borçlanmış firmalar, kur şokları ve artan faiz oranları nedeniyle bilanço baskısı altına giriyor. Finansmana erişim maliyetleri yükselirken yatırım iştahı zayıflıyor. Üretimin finansmanı zorlaştıkça reel sektörde küçülme ve istihdam kaybı riski artıyor. Gelişmekte olan ekonomiler, büyüme modellerini uzun yıllardır ucuz dış finansmana dayandırdığı için bu döngüsel kırılganlık daha görünür hale geliyor. Sermaye girişlerinin arttığı yıllarda tüketim ve inşaat merkezli hızlı büyüme görülürken, fonların çekildiği dönemlerde sert duruşlar yaşanıyor. Bu iniş çıkışlar, ekonomik aktörler nezdinde öngörülebilirliği zayıflatıyor ve uzun vadeli planlamayı güçleştiriyor.
Bu tablo içinde kırılgan ekonomilerin ne yapabileceği kritik bir soru olarak öne çıkıyor. İlk olarak, makroekonomik çerçevenin güvenilirliği dışsal şoklara karşı en güçlü kalkan. Mali disiplinin korunması, öngörülebilir para politikası, enflasyonla mücadelede kararlılık ve kurumsal bağımsızlık, uluslararası yatırımcılar için risk algısını düşürüyor. İkincisi, rezerv yeterliliğinin güçlendirilmesi önemli. Rezerv tamponu, ani sermaye çıkışlarını yönetmede hem psikolojik hem operasyonel bir avantaj sağlıyor. Üçüncüsü, sıcak para bağımlılığının azaltılması için üretim ve ihracatın yapısal dönüşümü şart. Orta–yüksek teknoloji üretimine yönelen, ithalat bağımlılığını azaltan, istikrarlı döviz kazandırıcı kapasite oluşturan ülkeler dış finansman şoklarına karşı çok daha dayanıklı hale geliyor.
Ayrıca, sermaye hareketlerini “yönetilebilir” kılan makro ihtiyati politika setinin doğru kullanımı da kırılganlığı azaltıyor. Kısa vadeli borçlanmaya sınırlamalar, bankacılık sektörüne yönelik likidite ve vade uyumu düzenlemeleri, döviz pozisyon limitleri ve stres testleri, finansal sistemde ani dalgalanmaları sınırlayabiliyor. Gerekirse sermaye akımlarını geçici olarak yavaşlatmaya dönük araçlar da devreye alınabiliyor; ancak bu araçların şeffaf ve öngörülebilir kullanımı büyük önem taşıyor. Aksi halde yatırımcı güveni zedelenebiliyor.
Sonuç olarak, dengesiz sermaye akımları bugün yalnızca gelişmekte olan ülkelerin değil, bütün küresel finans mimarisinin karşı karşıya olduğu yapısal bir sorun. Ancak bu dalgaların en sert vurduğu ülkeler, ekonomik yapılarını fon girişlerine göre şekillendirmiş olan kırılgan ekonomiler. Sürdürülebilir büyüme ve finansal istikrar hedefi, artık dış şoklara karşı dirençli bir ekonomik model kurmayı zorunlu kılıyor. Gelişmekte olan ülkelerin önünde iki yol var: Ya küresel finansın değişken ritmine göre savrulmaya devam edecekler ya da sermaye hareketlerinin dalgalarına karşı daha sağlam bir gemi inşa ederek yol alacaklar. Ekonomik hikâyenin nasıl şekilleneceğini ise atılacak yapısal adımlar belirleyecek.