Küresel ekonomi son on yılda benzeri az görülmüş bir dönüşüm yaşıyor. Bu dönüşümün merkezinde ise giderek belirginleşen bir “bölünmüşlük” olgusu var. Yani dünyanın ekonomik akışları, ticaret kümeleri, finansal ilişkileri ve teknolojik ekosistemleri, ortak bir zeminde buluşmak yerine birbirinden uzak eksenlere doğru hareket ediyor. Artık yalnızca siyasi ya da askeri cepheleşmeden değil, ticaretin yönünü, tedarik zincirlerinin güvenliğini, sermaye akımlarının önceliklerini ve teknolojik üstünlüğün paylaşımını etkileyen bir ekonomik kutuplaşmadan söz ediyoruz. Bu bölünmüşlük, yalnızca devletler arası ilişkilerin niteliğini değil, aynı zamanda küresel büyümenin yapısını da yeniden şekillendiriyor.


Pandemi sonrası toparlanmanın asimetrik seyretmesi, ABD-Çin rekabetinin derinleşmesi, tedarik zincirlerinin güvenlik kaygılarıyla yeniden dizayn edilmesi ve bölgesel ekonomik blokların güçlenmesi, bu yeni küresel ekonomik düzenin temel dinamiklerini oluşturuyor. Geleneksel küreselleşme modeli olan “tek merkez – çoklu bağlantı” yapısı yerini, birbirine temkinli yaklaşan, karşılıklı bağımlılıklarını azaltmaya çalışan ve kendi stratejik alanlarını genişletmeyi hedefleyen bir yapıya bırakıyor. Bu yeni düzende üretim maliyetleri, teknoloji paylaşımı, enerji güvenliği ve yatırım akışları artık salt ekonomik mantıkla değil, jeopolitik risk hesaplarıyla birlikte ele alınıyor.


Ekonomik bölünmüşlüğün en görünür yüzü, ticaret akımlarındaki yeniden kümelenme. ABD’nin stratejik sektörlerde Çin’e bağımlılığı azaltma hedefiyle uyguladığı kısıtlamalar, Avrupa’nın enerji güvenliği için Rusya’dan hızlı kopuşu ve Çin’in Kuşak ve Yol girişimiyle Asya-Afrika-Ortadoğu eksenindeki ekonomik nüfuzunu artırma çabası, küresel ticaretin yeni koridorlar üzerinden akmasına yol açıyor. Bu durum, bir yandan bölgesel ticaret anlaşmalarını hızlandırırken, diğer yandan küresel tedarik zincirlerinin esnekliğini azaltıyor. Örneğin, yarı iletken sektöründe ABD ve Tayvan odaklı üretim ile Avrupa’nın alternatif tedarik planları, küresel üretim kapasitesini daha kırılgan hâle getiriyor. Dünya Bankası ve OECD gibi kurumlar, bu bölünmenin küresel üretim maliyetlerini kalıcı biçimde artırdığına ve enflasyonun yapısal olarak daha yüksek seviyelerde yerleşmesine neden olabileceğine dikkat çekiyor.


Teknoloji alanındaki ayrışma, ekonomik bölünmüşlüğün en kritik unsurlarından biri. Mikroçipten yapay zekâya, 5G altyapısından kritik madenlere kadar uzanan geniş bir yelpazede ABD ve Çin merkezli iki ayrı ekosistem oluşuyor. Teknolojik ayrışma yalnızca ticari değil, normatif bir rekabet anlamına geliyor: Veri güvenliği, dijital sınırlar, algoritmik denetim, fikri mülkiyet koruması gibi alanlar artık farklı standartlarla yönetiliyor. Bu durum, küresel teknoloji pazarını böldüğü gibi, çok uluslu şirketlerin karar alma süreçlerini de karmaşıklaştırıyor. Örneğin, bir Avrupa şirketi hem Çin pazarına erişim sağlamak hem de ABD’nin teknoloji standartlarını ihlal etmemek için üretim ve yazılım stratejilerini çift eksende planlamak zorunda kalıyor. Bu hem maliyetleri artırıyor hem de küresel inovasyonun hızını sınırlıyor.


Finansal piyasalar da bölünmüşlükten bağımsız değil. Doların uluslararası rezerv para konumunu korumasına karşın, Asya’daki yerel para birimleriyle ticaret girişimleri ve enerji ticaretinde alternatif ödeme sistemlerinin devreye alınması, küresel finansın çok merkezliliğe doğru kaydığını gösteriyor. Ancak bu süreç, kısa vadede finansal istikrarı artırmaktan çok kırılganlıkları büyütüyor. Farklı blokların farklı regülasyonlar ve ödeme altyapıları benimsemesi, kriz zamanlarında koordinasyon sorunlarını derinleştiriyor ve sermaye akışlarını tahmin edilemez hâle getiriyor.


Ekonomik bölünmüşlüğün en önemli sonuçlarından biri de küresel büyümenin potansiyelini aşağı çekmesi. Tarihsel olarak dünya ekonomisinin en hızlı büyüdüğü dönemler, küresel ticaretin genişlediği ve teknolojik paylaşımın hızlandığı dönemlerdi. Bugün ise ekonomiler, bir yandan kendi kendine yeterlilik hedeflerini genişletirken, diğer yandan birbirleriyle stratejik alanlarda rekabet ediyor. Bu durum hem yatırım iştahını azaltıyor hem de verimlilik kazanımlarını sınırlıyor. Özellikle gelişmekte olan ülkeler için risk büyüyor: Sermaye maliyetleri artarken, teknolojiye erişim zorlaşıyor ve ticaret blokları arasında sıkışma riski yükseliyor.


Bölünmüş bir dünya aynı zamanda gelir eşitsizliğini de etkiliyor. Küresel tedarik zincirlerine entegre olabilen ekonomiler büyüme fırsatlarını artırırken, dışlanan ülkeler geri kalıyor. Bu da hem bölgesel hem de uluslararası ölçekte yeni sosyal ve ekonomik dengesizlikler yaratıyor. Kısacası, bölünmüşlük sadece ekonomik değil, sosyo-politik bir risk olarak da karşımıza çıkıyor.
Sonuç olarak, dünya ekonomisinde yaşanan bölünmüşlük, geçici bir türbülans değil; küresel düzenin yapısal bir yeniden yapılanmasıdır. Ülkelerin bu süreçteki en büyük sınavı, ekonomik güvenlik kaygıları ile küresel entegrasyonun getirdiği faydalar arasında denge kurabilmektir. Bölünmüş bir dünyada iş birliği alanları daralırken, rekabet başlıkları çoğalıyor. Ancak tarih gösteriyor ki küresel refahın artmasının yolu, duvarları yükseltmekten değil, akıllı ve sürdürülebilir bağlar kurmaktan geçiyor. Bu yeni dönemde kazananlar, yalnızca kendi alanlarında güçlü olmakla kalmayıp, stratejik çeşitlendirmeyi ve çok yönlü bağlantıları doğru yönetenler olacak.