Panik atak, günümüzde en sık başvurulan psikiyatrik yakınmalardan biri olmasına rağmen hâlâ yanlış anlaşılmakta, çoğu zaman hafife alınmakta ya da yanlış etiketlenmektedir. Oysa panik atak, ne “durduk yere gelen bir korku”dur ne de kişinin iradesiyle kolayca kontrol edebileceği bir durumdur. Klinik olarak tanımlanmış, bedensel ve bilişsel bileşenleri olan bir kaygı bozukluğu tablosudur.
Bir panik atak sırasında kişi ani ve yoğun bir korku dalgası yaşar. Kalp çarpıntısı, nefes darlığı, göğüste sıkışma, baş dönmesi, terleme, titreme, mide bulantısı ve uyuşma gibi bedensel belirtiler eşlik eder. Bu belirtiler çoğu zaman “kalp krizi geçiriyorum”, “boğuluyorum”, “kontrolümü kaybediyorum” ya da “öleceğim” düşünceleriyle birlikte seyreder. Klinik açıdan bakıldığında, panik atağı belirleyen unsur yalnızca bedensel belirtiler değil, bu belirtilerin felaketleştirilerek yorumlanmasıdır.
Panik atağın ortaya çıkışında beynin tehdit algı sistemleri merkezi bir rol oynar. Otonom sinir sistemi, gerçek bir tehlike varmış gibi “savaş ya da kaç” tepkisini devreye sokar. Ancak bu kez ortada somut bir tehdit yoktur. Sistem yanlış alarm vermektedir. Sorun alarmın kendisinden çok, alarmın ne anlama geldiğine dair yapılan yorumdur. Kişi bedenindeki değişimleri tehdit olarak algıladıkça kaygı artar; kaygı arttıkça bedensel belirtiler şiddetlenir. Böylece panik atak kendi kendini besleyen bir döngü hâline gelir.
Klinik gözlemler, panik atak yaşayan bireylerin önemli bir kısmının uzun süre yüksek işlevsellik göstermiş, sorumluluk almış, duygusal ihtiyaçlarını ertelemiş kişiler olduğunu göstermektedir. Bu kişiler genellikle “dayanıklı”, “kontrollü” ve “idare eden” olarak tanımlanır. Ancak duyguların sürekli bastırılması, stresin kronikleşmesi ve beden sinyallerinin ihmal edilmesi, zamanla kaygı sisteminin hassaslaşmasına yol açar. Panik atak, çoğu zaman bu birikimin bedensel bir ifadesidir.
Toplumda yaygın olan yanlış inanışlardan biri, panik atağın “akıl sağlığının bozulması” ya da “kontrol kaybı” anlamına geldiğidir. Klinik açıdan bu inanışlar gerçeği yansıtmaz. Panik atak sırasında kişi gerçeklikle bağını kaybetmez, bilinç kaybı yaşamaz ve delirmez. Aksine, çevresinin ve yaşadıklarının fazlasıyla farkındadır. Sorun, bu farkındalığın yoğun kaygı eşliğinde tehdit olarak yorumlanmasıdır.
Panik atağın seyri, çoğu zaman ilk ataktan sonra değişir. Kişi yalnızca atağın kendisinden değil, bir sonraki atağın ne zaman geleceğinden de korkmaya başlar. Bu beklenti kaygısı, kaçınma davranışlarını beraberinde getirir. Toplu taşıma, kapalı alanlar, kalabalıklar ya da yalnız kalmak gibi durumlar tehdit olarak algılanabilir. Bu noktada panik atak, kişinin yaşam alanını daraltmaya başlar.
Tedavi açısından bakıldığında panik atak, iyi yanıt veren bir klinik tablodur. Psikoeğitim, bilişsel davranışçı terapiler ve gerektiğinde psikiyatrik destekle belirtiler önemli ölçüde kontrol altına alınabilir. Tedavinin temel hedefi, bedensel belirtilerin tehlikeli olmadığına dair öğrenmenin yeniden yapılandırılması ve kaçınma döngüsünün kırılmasıdır.
Panik atak, bedenin kişiye yönelttiği sert ama anlamlı bir uyarıdır. Bu uyarı susturulmaya değil, anlaşılmaya ihtiyaç duyar. Klinik deneyim göstermektedir ki, kişi bedenine yeniden güvenmeyi öğrendiğinde panik atak gücünü kaybeder. Ve çoğu zaman iyileşme, “neden böyleyim?” sorusundan çok, “kendimle nasıl ilişki kuruyorum?” sorusuyla başlar.