Toplum olarak duygularla kurduğumuz ilişki çoğu zaman sessizlik üzerinden şekilleniyor. Güçlü olmak, ayakta kalmak, idare etmek… Günlük hayatın içinde bu kavramlar öylesine yüceltiliyor ki, hissetmenin kendisi neredeyse bir zayıflık gibi algılanabiliyor. Üzülmemek, öfkelenmemek, kırılmamak öğütleniyor. Böylece birçok insan, duygularını tanımayı ve düzenlemeyi değil; onları bastırmayı öğrenerek büyüyor.
Oysa bastırılan duygular yok olmaz. Sadece biçim değiştirir. Söze dökülemeyen duygu, kendine başka bir ifade alanı bulur. Kimi zaman bedende, kimi zaman ilişkilerde, kimi zaman da zihnin en sessiz köşelerinde…
Terapi odasında sık karşılaşılan durumlardan biri şudur: Danışan yaşadıklarını oldukça sakin, hatta mesafeli bir dille anlatır. “Aslında büyük bir şey yok” der. Ama beden başka bir hikâye taşır. Omuzlar gergindir, nefes yüzeyseldir, yorgunluk hiç geçmez. Zihin duyguyu bastırmış, beden ise onu taşımaya çalışıyordur. Çünkü duygu ifade edilmediğinde, bedende yerleşme eğilimi gösterir.


Bastırılmış duygular sadece bedensel belirtilerle ortaya çıkmaz. İlişkilerde ani öfke patlamaları, gereğinden fazla alınganlık, geri çekilme ya da kopuşlar da çoğu zaman tanınmamış duyguların sonucudur. “Neden böyle tepki verdim?” sorusu, genellikle “Aslında ne hissettim?” sorusunun ertelenmiş halidir.
Burada önemli bir ayrımı vurgulamak gerekir: Duyguları bastırmak, onları kontrol etmek değildir. Aksine, bastırmak uzun vadede kontrol kaybına yol açar. Duygularını tanıyabilen, adlandırabilen ve ifade edebilen kişi; onları düzenleyebilir. Bastıran kişi ise duygunun ne zaman ve nasıl ortaya çıkacağını öngöremez. Bu da kişiye hem zihinsel hem bedensel bir yük bindirir.


Terapi süreci, bu yükü fark etmek ve hafifletmek için bir alan sunar. Amaç, kişinin hazır olmadığı bir yüzleşmeye zorlanması değildir. Amaç; duyguların yavaşça, güvenli bir şekilde görünür hale gelmesidir. Çünkü duygu görüldüğünde sakinleşir. Kabul edildiğinde dönüşür. Yok sayıldığında ise daha sert, daha dolaylı yollarla kendini hatırlatır.


Bu mesele yalnızca bireysel düzeyde ele alınmamalıdır. Bastırılmış duygular, toplumsal ilişkilerde de kendini gösterir. Tahammülsüzlük, empati eksikliği, ani öfke ve kutuplaşma; çoğu zaman hissedilmesine izin verilmeyen duyguların kolektif yansımalarıdır. Hissetmeye alan tanımayan bir kültür, sağlıklı tepkiler üretmekte zorlanır.
Belki de durup şu soruları sormak iyi bir başlangıç olabilir:
Hangi duygularımı daha kolay bastırıyorum?
Üzüntü mü, öfke mi, hayal kırıklığı mı?
Bu duygular şu an hayatımda nereden konuşuyor?


Duygular düşmanımız değildir. Onlar, iç dünyamızdan gelen önemli sinyallerdir. Dinlenmediklerinde seslerini yükseltirler. Duyulduklarında ise çoğu zaman düşünüldüğünden çok daha sakinleşmeye meyillidirler.
Unutmamak gerekir: Sustuklarımız konuşur. Bastırılan duygular bir gün mutlaka kendine bir yol bulur. Mesele, o yolun bize zarar veren bir yerden mi yoksa iyileştirici bir alandan mı geçeceğidir.