Üretmek, dışarıdan bakıldığında canlılıkla, hareketle ve başarıyla eşleştirilir. Üreten insan çalışkandır, yaratıcıdır, dinamiktir. Bir şeyler ortaya koyar, iz bırakır, ilerler. Ancak çoğu zaman görünmeyen bir tarafı vardır: Üreten insanın iç dünyası. Çünkü üretmek her zaman keyifli bir akış hâli değildir; kimi zaman içsel bir zorunluluk, kimi zaman da duramama hâlidir.
Bazı insanlar üretmeden var olamaz. Durduklarında huzur değil, rahatsızlık hissederler. Boşluk onlar için dinlenme değil, tehdit gibidir. Zihin hemen devreye girer: “Bir şey yapmalıyım.” Çünkü üretmek yalnızca ortaya bir şey koymak değil, aynı zamanda içsel bir denge kurma yoludur. Düşünmemek, hissetmemek, eksik hissetmemek için…


Burada önemli bir ayrım vardır: Üretmek ile kendini üretmeye mecbur hissetmek aynı şey değildir. İlki canlılık verir; ikincisi tüketir.
Üreten birçok insan, bunu seçtiğini zanneder. Oysa bazen üretim, geçmişten taşınan bir iç sesin talebidir. “Değerli olmak için bir şey yapmalısın.” “Ancak işe yararsan sevilirsin.” “Durursan geride kalırsın.” Bu cümleler yüksek sesle söylenmez ama davranışların yönünü belirler. Böylece üretim, bir ihtiyaçtan çok bir kanıta dönüşür: Kendini ispat etme çabasına.


Toplum da bu döngüyü destekler. Üreten insan alkışlanır, yavaşlayan sorgulanır. “Ne yapıyorsun?” sorusu, çoğu zaman “Kimsin?” sorusunun yerine geçer. Bu nedenle üretmek, kimlik hâline gelir. İnsan kendini yaptığı işle, ortaya koyduğu sonuçla tanımlar. Bir süre sonra üretim azalırsa, benlik de sarsılır. Çünkü “yapamıyorsam, yok muyum?” sorusu sessizce ortaya çıkar.
Üreten insanlar genellikle güçlü görünür. Dayanıklıdırlar, sorumluluk alırlar, çözüm üretirler. Ancak bu güç, her zaman içsel bir sağlamlıktan gelmez. Bazen çocuklukta erken büyümüş olmanın, duygulara yer açamadan işlevsel olmayı öğrenmenin sonucudur. Böyle bir zeminde üretmek, hayatta kalma stratejisine dönüşür. Duygular bekleyebilir; yapılacaklar listesi asla.
Bu yüzden üreten insanın yorgunluğu fiziksel değil, varoluşsaldır. Dinlendiğinde geçmez. Tatilde bile zihin çalışır. Çünkü sorun yorgunluk değil; durduğunda neyle karşılaşacağını bilememektir. Üretim azaldığında ortaya çıkan boşluk, bastırılmış duyguları çağırır. Kaygıyı, anlamsızlık hissini, yalnızlığı… İşte tam da bu nedenle bazı insanlar üretmekten vazgeçemez.


Oysa sağlıklı üretim, kendini tüketmeden mümkündür. Bunun yolu, üretimi kimlik olmaktan çıkarmaktan geçer. “Ben ürettiğim kadar varım” inancı sorgulanmadıkça, üretim özgürleşmez. İnsan, hiçbir şey yapmadığında da var olabildiğini deneyimlemedikçe, yaptığı her şey biraz mecburiyet taşır.
Belki de asıl soru şudur:
Üretiyor muyum, yoksa durmaktan mı kaçıyorum?
Bu soruya verilen dürüst bir yanıt, üretimi azaltmaz. Aksine daha sahici, daha yaratıcı ve daha sürdürülebilir hâle getirir. Çünkü insan, yalnızca ürettiğiyle değil; durabildiği, hissedebildiği ve kendisiyle kalabildiği anlarda da bütündür.
Ve bazen en gerçek üretim, hiçbir şey yapmadan kendine alan açabilmektir.