Modern insan kontrol etmeyi seviyor. Plan yapmak, takvim doldurmak, olasılık hesaplamak, risk azaltmak…
Tüm bunlar işlevseldir. Kontrol, belirsizlik karşısında düzen kurma kapasitemizin bir parçasıdır. Ancak klinik açıdan baktığımızda kontrol her zaman güç göstergesi değildir. Bazen kontrol ihtiyacı, kaygının en organize hâlidir.
Psikolojik literatürde kontrol algısı, bireyin yaşam olayları üzerinde etkisi olduğuna dair inancıyla ilişkilidir. Sağlıklı bir kontrol algısı, öz-yeterlilik duygusunu besler. Ancak sorun, kontrolün esneklik kaybettiği noktada başlar. Çünkü yaşam doğası gereği belirsizdir. Her değişken hesaplanamaz, her sonuç öngörülemez. Kontrol ihtiyacı katılaştığında kişi, belirsizliğe tahammül edemez hâle gelir.
Klinikte sık karşılaşılan bir örüntü vardır: Yüksek sorumluluk alan, detaycı, planlı ve “işini şansa bırakmayan” kişiler… Dışarıdan bakıldığında disiplinli ve güçlü görünürler. Ancak iç dünyalarında yoğun bir hata yapma korkusu ve eleştirilme kaygısı taşırlar. Kontrol, bu kaygıyı regüle etmenin bir yolu hâline gelir.
Kontrol ihtiyacı çoğu zaman erken dönem deneyimlerle ilişkilidir. Çocuklukta öngörülemezlik, ani değişimler ya da güvenli bağlanma eksikliği yaşayan bireyler, ilerleyen yıllarda düzeni kendileri kurmaya çalışabilir. Çünkü kontrol, kaosun panzehiri gibi algılanır. Oysa paradoks şudur: Kontrol arttıkça kaygı azalmaz; yalnızca yer değiştirir.
Belirsizlik toleransı psikolojik sağlamlığın önemli göstergelerinden biridir. Belirsizliğe tahammül edemeyen zihin, sürekli senaryo üretir. “Ya böyle olursa?”, “Ya işler ters giderse?” düşünceleri artar. Bu bilişsel döngü, bedensel alarm sistemini tetikler. Sonuç olarak kişi hem zihinsel hem fizyolojik olarak yüksek uyarılmışlık hâlinde yaşar. Kontrol ihtiyacı ilişkilerde de belirginleşir. Partnerin ne zaman mesaj atacağını, nasıl davranacağını, ne düşüneceğini bilmek istemek… Çocuğun her adımını planlamak… Çalışma arkadaşlarının performansını sürekli denetlemek… Bunların tamamı güvenlik arayışıdır. Fakat aşırı kontrol, karşı tarafta baskı ve mesafe yaratabilir. Böylece kişi, en çok korktuğu şeyi –mesafeyi ya da kaybı– kendi davranışıyla tetikleyebilir.
Burada önemli olan kontrolü tamamen bırakmak değil; esnetmektir. Sağlıklı kontrol ile patolojik kontrol arasındaki fark, esneklik kapasitesidir. Plan yapmak sağlıklıdır; plan bozulduğunda dağılmamak daha sağlıklıdır. Sorumluluk almak değerlidir; her şeyi üstlenmek sürdürülebilir değildir.
Nörobiyolojik açıdan bakıldığında kontrol ihtiyacı, beynin tehdit algılama sistemleriyle yakından ilişkilidir. Belirsizlik, amigdala aktivitesini artırır. Zihin, öngörülebilirliği artırarak bu aktiviteyi azaltmaya çalışır. Ancak hayatın doğasında belirsizlik olduğu için bu çaba hiçbir zaman tam başarıya ulaşmaz. Bu da kronik gerilim yaratır.
Psikoterapi sürecinde kontrol teması ele alındığında genellikle şu sorular çalışılır: “Kontrol etmezsem ne olur?”, “En kötü senaryoda neyle karşılaşırım?”, “Kontrol benim için neyi temsil ediyor?” Çoğu zaman kontrolün altında değersizlik korkusu, terk edilme kaygısı ya da yetersizlik şemaları bulunur.
Kontrol, kısa vadede rahatlatıcıdır; uzun vadede yorucudur. Çünkü insan hem hayatı hem insanları hem de geleceği aynı anda yönetemez. Psikolojik olgunluk, her şeyi kontrol etmekten vazgeçmek değil; kontrol edemeyeceklerimizle yaşayabilmeyi öğrenmektir.
Belki de asıl soru şudur: Kontrol ettiğiniz şeyler mi sizi güvende tutuyor, yoksa kontrol etme ihtiyacı mı sizi sürekli tetikte bırakıyor?
Yeni haftada kendinize şu alanı tanıyın: Plan yapın, ama plana bağımlı olmayın. Çünkü ruhsal esneklik, gerçek gücün en sessiz göstergesidir.