Ekonomi yönetimine duyulan güven, her geçen gün biraz daha eriyor. Bunun en somut yansıması ise kamuoyu araştırmalarında açıkça görülüyor. GENAR’ın ülke genelinde gerçekleştirdiği son araştırmaya göre, geçtiğimiz yıl aralık ayında yüzde 18,5 olan “ekonomi yönetimine güveniyorum” diyenlerin oranı, bir ay içinde yüzde 17,6’ya geriledi. Buna karşılık, güvenmediğini ifade edenlerin oranı yüzde 64,8’den yüzde 67,6’ya yükseldi.
Ortaya çıkan bu tablo, ekonomide her şeyin yolunda gittiğini ve yakın gelecekte çok daha iyi günlerin yaşanacağını iddia eden söylemleri boşa çıkarıyor. Üstelik enflasyon oranlarında yalnızca bir ay içinde yaklaşık 5 puanlık artış yaşanmasının tatmin edici bir açıklaması da yapılamıyor.


Asgari ücret belirlenirken başlayan memnuniyetsizlik, emekli maaşlarının açıklanmasıyla adeta zirve yaptı. Sokakta mikrofon uzatılan hemen herkesin tepkisi sert, öfkesi ise gözlerinden okunuyor.
Yetkililer uzun süre enflasyonun küresel bir sorun olduğunu dile getirdi. Ancak açıklanan uluslararası veriler, vatandaşın bu söylemlerle ikna edilemeyeceğini bir kez daha ortaya koydu. Dünya Bankası verilerine göre Türkiye, enflasyon oranında Arjantin’in ardından dünyada ikinci sırada yer alıyor.


Öte yandan bazı ülkelerde enflasyon oranları neredeyse yok denecek seviyede. Çin ve Fransa’da enflasyon yüzde 0,8 seviyesinde seyrediyor. İtalya’da yüzde 1,2, Hindistan’da yüzde 1,3, Güney Kore’de yüzde 2, Almanya, Japonya ve Suudi Arabistan’da yüzde 2,1, Kanada’da yüzde 2,4, ABD’de yüzde 2,7, İngiltere’de yüzde 3,4 seviyesinde bulunuyor. Endonezya ve Güney Afrika’da yüzde 3,6, Meksika’da yüzde 3,7, Brezilya’da yüzde 4,3, Rusya’da yüzde 5,6 ve Arjantin’de yüzde 31,5 oranı dikkat çekiyor.
Euro Bölgesi genelinde enflasyon yüzde 1,9 düzeyinde. Sık sık “bizi kıskanıyorlar” söylemine konu edilen Almanya’da yüzde 2,1; ekonomik sıkıntılarla boğuştuğu öne sürülen ABD’de ise yüzde 2,7 seviyesinde. Bu tablo ortadayken, “ekonomide uçuşa geçtik” söylemine hangi vatandaşa inandırabilirsiniz?


Emeklilere yapılan maaş artışının önemli bir bölümü daha ocak ayında enflasyon karşısında erirken, asgari ücretlilerin yaklaşık 1.500 lirası ilk aydan buharlaştı. Bu şartlar altında ekonomi yönetimine duyulan güvenin artması mı beklenmeli, yoksa azalması mı?
Bir de meseleye farklı bir açıdan bakalım. Maddi açıdan rahat olan bir kişi, temel ihtiyaçlarını karşılamak için sürekli kredi kartına başvurur mu?
Bugün; Türkiye’de kredi kartı, tüketici ve ihtiyaç kredisi borçları nedeniyle takibe düşen vatandaşların dosya sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Adliye koridorlarında üst üste dizilmiş dosyalar, yaşanan ekonomik tablonun sessiz tanığı durumunda. Çünkü bu ülkede kredi kartları adeta işportada mal satılır gibi dağıtıldı.


İspanya’da 41,3 milyon, Almanya’da 34,7 milyon, Fransa’da 28,7 milyon, İtalya’da ise 13,5 milyon kredi kartı bulunurken, Türkiye’de bu sayı 142 milyonu aşmış durumda. Bu da kredi kullanma şartlarını taşıyan her vatandaşın cebinde ortalama birkaç kredi kartı bulunduğunu gösteriyor. Pek çok kişi, temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek ve mevcut borçlarını çevirebilmek için karttan karta borç aktarmak zorunda kalıyor. Ancak bu döngü, er ya da geç icra dosyalarıyla sonuçlanıyor.
Bu şartlar altında ekonominin sürdürülebilirliğinden ve vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesinden söz etmek giderek zorlaşıyor. Daha kısa süre önce kabul edilen bütçe hedefleri hâlâ hafızalarda tazeliğini koruyor. 2026 yılı sonu için belirlenen enflasyon hedefi yüzde 16 idi. Ancak bu hedefin yaklaşık yüzde 5’i daha yılın ilk ayında eridi.
Şubat ayının da ocaktan çok farklı bir tablo ortaya koyması beklenmiyor. Ocak ayında olumsuz hava koşulları gerekçe gösterildi, şubat için de benzer mazeretlerin dillendirilmesi sürpriz olmayacaktır. Mart geldiğinde ise “mart kapıdan baktırır” denilerek yeni açıklamalar yapılması kimseyi şaşırtmayacaktır.


Özetle;
Ekonomi yönetimine duyulan güven hızla düşerken, vatandaşın yaşadığı geçim sıkıntısı giderek derinleşiyor. Sokaktaki insanların feryadına kulak tıkanır, yaşanan gerçekler görmezden gelinirse bugün yüzde 17 seviyesine gerileyen güven oranlarının, yarın tek haneli rakamlara düşmesi kaçınılmaz olacaktır.
Başta emekliler, dul ve yetimler olmak üzere asgari ücretle geçinen milyonlarca insanın yaşam koşullarının acilen iyileştirilmesi artık bir zorunluluktur. Çünkü ekonomik güven kaybı, yalnızca ekonomik bir sorun olarak kalmaz; zamanla sosyolojik ve siyasi sonuçlar doğurur.
Bugün sokaklara çıkan emeklilerin, dar gelirlilerin ve günübirlik yaşam mücadelesi veren vatandaşların sesi her geçen gün daha da yükseliyor. Artık masal dönemi sona ermiş, gerçekler tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.v