Her Gün İhanet İzleyip Sadakat Bekleyebilir miyiz?
Ekran büyüdükçe, vicdan küçülüyor.
Televizyon artık yalnızca bir eğlence aracı değil; ruhlarımızın sessizce biçimlendirildiği bir alan. Akşam kuşağında aldatma, entrika ve şiddet; gündüz kuşağında teşhir, gözyaşı ve mahremiyetin pazarlanması… Hepsi bir araya geldiğinde toplumun duyarlılığı fark edilmeden eriyor.
Her gün üç doz ihanet izleyen bir toplumdan sadakat beklenir mi?
Bir zamanlar dizilerde ihanet bir kırılma anıydı; şimdi hikayenin ana omurgası. Yalan sıradan, sadakat istisna. Aldatmalar dramatik bir müzikle süsleniyor, öfke sahneleri reytingle ödüllendiriliyor, şiddet “heyecan unsuru” olarak servis ediliyor. İzleyici bir süre sonra üzülmüyor, şaşırmıyor; sadece izliyor.
Şiddeti izlemek, ona mesafe koymak değildir. Ona alışmaktır.
İnsan zihni tekrar eden görüntüye direnmez; onu normalleştirir. Sürekli maruz kalınan ihanet, güven duygusunun eşiğini düşürür. Sürekli izlenen şiddet, empatiyi törpüler. Bir süre sonra “Bu kadar da olmaz” dediğimiz şeyler, “Oluyor işte” cümlesine dönüşür.
Ekran bize yalnızca olay göstermiyor; davranış kalıpları sunuyor.
Nasıl tartışılacağını, nasıl bağırılacağını, nasıl intikam alınacağını, nasıl aldatılacağını… Ve en tehlikelisi, nasıl duyarsızlaşılacağını öğretiyor.
Gündüz kuşağındaki teşhir kültürü ise başka bir yaraya dokunuyor. Özel hayatın gizliliği, mahremiyetin sınırları, aile içi dramlar milyonların önünde tartışılıyor. Her “skandal” başlığı, izleyicide iki duygu üretir. Öfke ya da alay. İkisi de vicdanı beslemez; tam tersine köreltir.
Mahremiyet kaybolduğunda, hürmet de kaybolur.
Hürmet kaybolduğunda, güven zayıflar.
Güven zayıfladığında, toplum yalnızlaşır.
Şiddet reyting aldıkça merhamet yayından kalkıyor.
Ekranda alkışlanan kötülük, sokakta cesaret buluyor.
Bugün sosyal medyada bir linç başlıyor, akşam televizyon ekranında bir hakaret normalleşiyor, ertesi gün gerçek hayatta biri daha kolay kırılıyor. Çünkü sınırlar gevşiyor. Çünkü “ayıp” duygusu aşınıyor. Çünkü utanma duygusu azaldıkça, cesaret yanlış yerde büyüyor.
Bir toplumun çöküşü bir gecede olmaz.
Önce dil sertleşir.
Sonra görüntüler sertleşir.
Sonra kalpler sertleşir.
İhanet tekrarlandıkça güven unutulur.
Şiddet tekrarlandıkça merhamet yorulur.
Tehlikenin farkında olmadan değişiriz.
“Ne var bunda?” demeye başladığımız an, eşik düşmüştür.
“Hayatın gerçeği bu” dediğimiz an, normal kaymıştır.
Oysa hayatın gerçeği yalnızca karanlık değildir. Sadakat de vardır, iyilik de vardır, merhamet de vardır. Fakat ekran kötülüğü dramatize etmeyi, iyiliği ise sıradan göstermeyi tercih ediyor. Çünkü kaos satar, huzur değil.
Ama bedelini kim ödüyor?
Reyting değil.
Toplum ödüyor.
Bugün çocuklarımız ihanet sahnelerini sıradan bir hikaye gibi izliyor. Yarın güven duygusu zayıf bir nesil büyürse şaşırabilir miyiz? Bugün öfke programlarını eğlence gibi tüketiyoruz. Yarın tahammülsüzlük arttığında bunu sadece “zamanın ruhu” diyerek açıklayabilir miyiz?
Seyirci olmak masum değildir.
Seyir, onay üretir.
Onay, kültür üretir.
Çünkü biz neyi izliyorsak, yarın ona dönüşeceğiz.
Televizyon yalnızca program yayınlamıyor; değer kodluyor. Hangi davranışın normal, hangi tepkinin makul, hangi ihanetin “anlaşılır” olduğunu tekrar tekrar gösteriyor. Ve tekrar edilen her görüntü, zihnimizde bir iz bırakıyor.
Ekranda gördüğümüz her ihanet, kalbimizde bir eşik düşürüyor.
Her hakaret, dilimizi biraz daha sertleştiriyor.
Her şiddet sahnesi, merhameti biraz daha yoruyor.
Bir gün geliyor; kimse kimseye güvenmiyor.
Bir gün geliyor; herkes yalnız ama kalabalık.
Bir gün geliyor; herkes izliyor ama kimse gerçekten görmüyor.
Ekran büyüdükçe, vicdan küçülüyorsa, mesele sadece televizyon değildir.
Mesele, neyi normal kabul ettiğimizdir.
SONSÖZ
Her gün üç doz ihanet izleyen bir toplumdan sadakat beklenir mi?
Biz neyi izliyoruz?
Ve izlediğimiz şey, bizi neye dönüştürüyor?
Sonuç; biz neyi izliyorsak, yarın ona dönüşeceğiz.