İbni Haldun’un Mukaddime adlı eserinde ortaya koyduğu o meşhur ayrım, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyolojik tıkanıklığı anlamak için en güçlü anahtardır. Haldun, toplumları bedevi ve hadari olarak ikiye ayırırken sadece bir yerleşim biçiminden değil, bir zihniyet dünyasından bahseder. Bedevi kültüründe sadakat kurallara ya da kurumsal bir devlete değil, doğrudan kabileye ve o grubun ortak çıkarına dayanır. Bu kültürde üretimden ziyade mevcut olanın ele geçirilmesi, yani ganimet anlayışı esastır. Ne yazık ki son çeyrek asırlık süreçte Türkiye, yönünü modern hukuktan çevirip bu köhne Arap bedeviliğinin tortularına yaslanan bir yönetim anlayışının kuşatması altına girmiştir. Din kisvesi altında topluma zerk edilen o ithal kültür, aslında İslam öncesi Arap toplumunun kabile asabiyetinden ve yağma hukukundan başka bir şey değildir.

Çocukluğumuzda izlediğimiz Temel Reis gibi çizgi filmlerde bile Arap karakterlerin geçtikleri yeri talan eden haramiler olarak resmedilmesi, dünyanın bu kültürel kodları nasıl okuduğunun çok eski bir yansımasıdır. Bugün bu topraklarda yaşananlar da o sahnelerin modern bir gerçekliğe bürünmüş halidir. Devletin hazinesini, doğasını ve kurumlarını birer ganimet gibi gören, ele geçirdiği her mevziyi kendi kabilesine pay eden bu anlayış, aslında bin yıl öncesinin yağmacılığının modern çağa sızmış halidir. Onlar için devlet, vatandaşın haklarının korunduğu kutsal bir tüzel kişilik değil, bir an önce paylaşılması gereken bir sofra, bir yağma alanıdır. Bu zihniyetle yetişenlerin iktidar koltuğuna oturduğunda yaptıkları ilk işin hukuku yıkıp kendi kabile kurallarını inşa etmek olması, sosyolojik bir zorunluluğun tezahürüdür.

Türkiye, 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirdiği o muazzam devrimle, feodalizmin bile tam oturmadığı bir coğrafyada dünyanın en modern yerleşik ve uygar yapılarından birini inşa etmişti. Yetmiş beş yıl boyunca ilmek ilmek işlenen laiklik, modern hukuk ve yurttaşlık bilinci, bu toplumu bedevi karanlığından çıkarıp çağdaş bir ulus haline getirme mücadelesiydi. Ancak son dönemde yaşanan gericilik ve talan ekonomisi, bu muazzam devrimin temellerini sarsarak bizi yeniden o karanlık çöllerin kuralsızlığına sürüklemektedir. Arap hayranlığı adı altında pazarlanan bu çürüme, sadece ekonomik bir yıkım değil, aynı zamanda toplumsal bir ahlak çöküşüdür. Kendi kültürel köklerini modernlikle değil, yağma kültürüyle birleştiren bu zihniyet, modern Türkiye’nin yetmiş beş yılda yarattığı tüm değerleri birer birer tüketmektedir.

Büyük bir ülke olmanın yolu, kendi öz kaynaklarını bir ganimet gibi görenlerin elinden devleti kurtarıp yeniden kuralların ve hukukun egemen olduğu o medeni zemine dönmekten geçer. Şahısların ve kabilelerin değil, yasaların üstün olduğu bir Türkiye’yi yeniden inşa etmek artık sadece siyasi bir tercih değil, bir beka meselesidir. Yüz yıl önce yakılan o modernleşme meşalesi, bu karanlığı dağıtacak tek güçtür. Bu yağma kültüründen bir an önce kurtulmalı, devletin onurunu ve vatandaşın haysiyetini yeniden o sarsılmaz cumhuriyet kalesine taşımalıyız. Aksi takdirde, tarih bizi modernleşme sınavından geçemeyip kendi elleriyle yarattığı mirası bir kabile hukukuna kurban eden bir toplum olarak kaydedecektir.