Türkiye’de siyasetin hafızası, genellikle sabahın erken saatlerinde önümüze düşen haberlerin gürültüsüyle şekilleniyor. Ancak bazen bugünün o yoğun gündem sağanağından sıyrılıp, bu toprakların zihinsel genetiğine işleyen büyük kırılmalara bakmak gerekiyor. 31 Mart Vakası, üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen, bu coğrafyanın laikleşme sancılarını ve bitmek bilmeyen o yapısal kavgasını anlamak için hala en kritik eşiktir.
13 Nisan 1909 sabahı İstanbul’da yankılanan tüfek sesleri, sadece bir askeri isyanın habercisi değildi. O gün Taksim Kışlası’ndan sokağa taşan öfke, İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla gelen özgürlük ortamına karşı, köklerini geçmişin dogmalarından alan o meşhur gerici refleksin ilk büyük patlamasıydı. İttihatçıların rasyonel ve dünyevi bir hukuk düzeni kurma iddiası, kışlanın ve sokağın dini retoriği siyasal bir kalkan olarak kullanan direnciyle çarpışmıştı. Mektepli subayların temsil ettiği modern akıl ile alaylı askerlerin içine hapsolduğu o eski dünya arasındaki mesafe, Volkan gazetesi gibi odakların kışkırtmasıyla bir gecede bir linç kültürüne dönüşmüştü.
Olayları sadece bir asayiş sorunu olarak okumak, meselenin arkasındaki asıl yapıyı ıskalamaktır. Karşımızdaki gerçek, aklın rehberliğinde bir devlet inşası ile teokratik referansların gölgesindeki o "eski düzen" arasındaki kaçınılmaz ve sert çatışmadır. İsyancıların meclis binasını kuşatıp modernleşme yanlısı isimleri hedef alması, aslında laik bir geleceğin kapısını henüz aralamış olan topluma verilmiş bir gözdağıydı. Selanik’ten yola çıkan Hareket Ordusu, sadece bir isyanı bastırmakla kalmamış; aynı zamanda aydınlanma değerlerini korumak adına ordunun siyasetin merkezine bir denetleyici güç olarak yerleştiği o uzun ve sancılı dönemi başlatmıştı.
II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan bu süreç, padişahın mutlak gücünün yerini parlamenter bir denemeye bırakması gibi görünse de, aslında Türkiye’nin laikleşme serüveninin ilk büyük sınavıydı. 1909 anayasa değişiklikleriyle atılan adımlar, devlet yönetimini bir kişinin iradesinden alıp kurumsal bir rasyonaliteye devretme çabasıydı. Ancak bu süreç, gericiliğin sadece bir isyanla bitmediğini, aksine her kriz anında farklı maskelerle yeniden sahneye çıkabileceği gerçeğini de hafızalarımıza kazıdı.
Tarih, bazen sadece çözülememiş bir düğümün farklı zamanlarda farklı eller tarafından yeniden çekiştirilmesidir. Bugün hala kurumlarımızı ve toplumsal sözleşmemizi tartışırken o günkü zihinsel yarılmanın izlerini görüyoruz. 31 Mart, Türkiye’nin demokrasi tarihinde sadece bir tarihsel vaka değil, aydınlanma ile karanlık arasındaki o bitmeyen mücadelenin en kanlı laboratuvarıdır. Aradan geçen koca bir asra rağmen, gericiliğin o konforlu ama tehlikeli limanlarından gerçekten kurtulabildik mi? Yoksa hala laik bir gelecek tasavvuru inşa etmek yerine, tarihin o tekerrür eden sahnelerinde kendimize yeni roller mi arıyoruz?