Sabah evden çıkıp işe giderken ya da akşam yola koyulduğunuzda, Ankara’da artık gökyüzünü görmek bir lüks haline geldi. Eskiden kentin silüeti olan o vakur binalar, şimdi üzerlerine giydirilen devasa bez afişlerin arkasında nefessiz kalıyor. Parklara gidiyorsunuz, iki ağaç arasında huzur bulacağınızı sanırken, önünüze kazulet gibi dikilen, metal yığını bir reklam kulesiyle göz göze geliyorsunuz. Bu sadece bir tanıtım meselesi değil; bu, kamusal alanın, yani sizin ve benim olan o ortak nefes alanının, hoyratça işgal edilmesidir.

Belediyelerin "hizmet" tabelası altında yürüttüğü bu görsel terör, aslında kentin ruhuna saplanmış birer hançerdir. Üst geçitleri birer dükkan vitrinine, refüjleri birer sergi alanına çeviren bu zihniyet, vatandaşın "görme hakkını" parası olana satıyor. Brezilya’nın Sao Paulo’su on beş yıl önce "Temiz Şehir" diyerek tek bir billboard bırakmazken, bizde her boşluk yağmalanacak bir ganimet muamelesi görüyor. Estetikten, nezaketten ve mimari saygıdan nasibini almamış bu anlayışın kökleri, aslında o uzak ve kurak coğrafyanın, bulduğu her yeşili ya da boşluğu paraya tahvil etmeye çalışan göçebe yağmacı kültüründe gizli.

Kendi öz kültürümüzün o vakur ve sade estetiği yerine, İslam öncesi Arap toplumunun o her şeyi metalaştıran, gösteriş budalası ve kaba saba kabile refleksini Ankara’nın göbeğine dikiyoruz. Bir kentin belediye başkanı ya da bir şirketin genel müdürü, devasa bir panoda gülümseyerek bize "hizmet" pazarlarken, aslında o panonun arkasındaki kurumuş ağaçları, bozulmuş kaldırımları ve estetiği katledilmiş sokakları gizliyor. Reklamların arkasına saklanan bir kent, kimliğini yitirmiş bir kenttir.

Dünya, insan odaklı şehirciliği ve görsel sükuneti konuşurken; bizde kaldırımların ortasına dikilen o devasa totemler, sürüş güvenliğini tehdit eden ışıklı ekranlar ve parkların manzarasını kapatan metal yığınları başarı olarak alkışlanıyor. Bu, toplumsal bir nasırlaşmadır. Gözlerimizin önündeki bu talanı kanıksadığımız an, kenti kent yapan o ortak iradeyi de teslim etmiş oluruz.

Nihayetinde, Ankara’nın her yanını saran bu görsel kirlilik, aklın değil, kaba kuvvetin ve para hırsının zaferidir. Bir gün o ışıklı tabelalar söndüğünde ve o dev kazuletler paslanıp devrildiğinde, geriye sadece çölleşmiş bir estetik hafıza kalacak. Aradan geçen koca bir asra rağmen, bir sokağı ya da bir parkı, talan edilecek bir arazi gibi görmekten ne zaman vazgeçeceğiz? Belki de asıl soru budur: Biz bu şehirde nefes mi alıyoruz, yoksa sadece reklamların arasından süzülmeye çalışan birer figüran mıyız?