Sanat; insan ruhunun en çıplak, en savunmasız ve en özgür alanıdır. Bir şairin kâğıda düşürdüğü sözcük, bir müzisyenin notalara yüklediği acı ya da bir ressamın tuvale sürdüğü renk yalnızca estetik bir üretim değildir. Bunlar aynı zamanda insanın var olma çabasıdır. İşte tam da bu yüzden sanat dünyasında yaşanan mobbing, sıradan bir iş yerindeki psikolojik baskıdan çok daha derin yaralar bırakır. Çünkü burada hedef alınan şey yalnızca kişinin emeği değil; ruhu, sesi ve kimliğidir.

Sanat ve müzik dünyasında mobbing çoğu zaman yüksek sesle yapılmaz. Açık hakaretlerden çok, sessiz dışlamalarla ilerler. Bir sanatçının konserlere çağrılmaması, eserlerinin görmezden gelinmesi, medya alanlarının belli çevrelere ayrılması, ödül mekanizmalarının aynı isimler etrafında dönmesi... Bunların tamamı görünmeyen bir baskı düzeninin parçalarıdır. Çoğu zaman sanatçı neye uğradığını bile anlayamaz.

Çünkü karşısında açık bir düşman değil; kapalı kapılar, suskun telefonlar ve cevapsız bırakılan mesajlar vardır.

Özellikle bağımsız sanatçılar bu baskıyı daha ağır yaşar.

Büyük yapım şirketlerine, güçlü çevrelere veya ekonomik desteğe sahip olmayan insanlar yalnızca sanatlarıyla ayakta kalmaya çalışırlar. Fakat günümüz sisteminde çoğu zaman sanatın niteliği değil; pazarlama gücü, ilişkiler ağı ve görünürlük ekonomisi belirleyici olmaktadır. Çok güçlü bir şiir kitabı raflarda kaybolabilirken, derinliği olmayan bir çalışma yoğun reklam sayesinde milyonlara ulaşabilmektedir. Bu durum gerçek üreticilerde büyük bir hayal kırıklığı yaratmaktadır.

Müzik sektöründe mobbing daha sert ve daha organize biçimde hissedilir. Çünkü burada yalnızca estetik değil; ciddi ekonomik çıkarlar da vardır. Konser organizasyonları, dijital platform algoritmaları, yapım şirketleri, televizyon programları ve sponsor ilişkileri sanatçının görünürlüğünü belirleyen büyük mekanizmalardır.

Sistemin dışında kalan bir müzisyen ne kadar yetenekli olursa olsun, çoğu zaman sesini duyurmakta zorlanır. Bazen bir sanatçıya doğrudan "yasaklısın" denmez; fakat hiçbir festivale çağrılmaz. Hiçbir televizyon programında yer verilmez. Şarkıları listelere alınmaz. Böylece sanatçı zamanla sessizliğe itilir.

Daha acı olan ise sanat dünyasında mobbingin çoğu zaman yine sanatçılar tarafından uygulanmasıdır. Aynı çevre içinde bulunan insanların birbirlerini rakip görmesi, yeni gelen isimleri küçümsemesi, farklı tarzları dışlaması sanatın ruhuna büyük zarar verir. Sanatçı için mobbingin en ağır tarafı ekonomik kayıp değildir. En ağır tarafı insanın zamanla kendinden şüphe etmeye başlamasıdır. "Acaba gerçekten yetersiz miyim?" diye düşünür insan. (Hemen belirtmek gerekir ki; sanatı istismar edenler bu yazının konusu değildir.)

İşte mobbingin en karanlık yanı budur. İnsanların yeteneğini değil, inancını öldürmeye çalışır.

Oysa sanatın doğası çoğulculuktur. Farklı seslerin, farklı renklerin ve farklı düşüncelerin yan yana var olabilmesidir.

Ne yazık ki bazı çevreler sanatı özgürlük alanı olmaktan çıkarıp küçük iktidar alanlarına dönüştürmektedir.

Edebiyat dünyasında ise mobbing daha entelektüel bir maskeyle ortaya çıkar. Bir şairin kitabı bilinçli şekilde eleştiri sayfalarında yer almaz. Bir yazar davet edilmesi gereken etkinliklere çağrılmaz. Bazı çevreler sürekli birbirlerini överken dışarıdan gelen kalemleri yok sayar. Böylece görünürde "kibar" bir ortam vardır; fakat perde arkasında ciddi bir dışlama mekanizması işler. Bu durum özellikle toplumsal meseleleri yazan, protest dili olan veya sistem eleştirisi yapan sanatçılarda daha yoğun görülür.

Çünkü sanat tarihine bakıldığında iktidarlar da, bazı sanat çevreleri de çoğu zaman rahatsızlık veren sanatçılardan korkmuştur. Gerçeği söyleyen şairler, toplumun acısını dile getiren müzisyenler, halkın vicdanını hatırlatan yazarlar sistem açısından her zaman "tehlikeli" bulunmuştur. Bu nedenle sanatçı bazen doğrudan sansüre uğrar, bazen de sessizlik duvarına çarptırılır.

Ahmet Kaya bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Yalnızca müziğiyle değil, düşünceleriyle de hedef alınmış; dışlanmış, linç edilmiş ve sonunda ülkesinden uzak yaşamak zorunda bırakılmıştır. Aynı şekilde Ruhi Su yıllarca baskılar yaşamış; Zülfü Livaneli dönem dönem siyasi ve kültürel dışlamalarla karşılaşmıştır. Dünya sanat tarihinde de benzer örnekler sayısızdır.

Çünkü gerçek sanat çoğu zaman konfor alanlarını bozar.

Bugün sosyal medya ve dijital platformlar ilk bakışta özgürlük alanı gibi görünmektedir. Gerçekten de artık bağımsız sanatçı doğrudan okuyucuya ve dinleyiciye ulaşabilmektedir. Fakat bu kez başka bir sorun ortaya çıkmıştır: algoritma baskısı. Artık sanatın değeri çoğu zaman "kaç izlendi?", "kaç beğeni aldı?", "kaç saniye izlendi?" gibi rakamlarla ölçülmektedir. Bu da derinlikli eserlerin geri planda kalmasına neden olmaktadır. Hızlı tüketilen içerikler öne çıkarken, emek verilmiş eserler görünmez olabilmektedir.

Sanatçı için mobbingin en ağır sonucu yalnızlıktır. Çünkü sanatçı çoğu zaman üretimini alkış için değil, içindeki yükü hafifletmek için yapar. Fakat sürekli görmezden gelinmek, küçümsenmek veya dışlanmak zamanla insanın üretme isteğini kırabilir. Birçok değerli sanatçı bu yüzden içine kapanmış, üretimini azaltmış veya tamamen susmuştur.

Yine de sanat tarihinin gösterdiği önemli bir gerçek vardır: Kalıcı olan çoğu zaman sistemin parlattığı işler değil, samimi olan eserlerdir.

Döneminin en çok reklamı yapılan isimleri unutulurken; içten gelen bir türkü, vicdanla yazılmış bir şiir ya da halkın acısını taşıyan bir şarkı yıllarca yaşamaya devam eder. Çünkü gerçek sanat yalnızca kulağa değil, insanın ruhuna dokunur.

Sanat ve müzik dünyasında mobbingle mücadele etmenin yolu, daha adil, daha özgür ve daha vicdanlı bir kültür ortamı oluşturmaktan geçiyor diye düşünmekteyim.

Sanatçılar birbirlerini rakip değil, aynı gökyüzünün farklı sesleri olduklarını anlamak zorundalar. Çünkü bir toplumda sanat sustuğunda yalnızca sanatçı değil; insanlık da yavaş yavaş susmaya başlar.

Mobbing: Bir kişiyi sistematik biçimde bezdirme, dışlama, yalnızlaştırma, değersizleştirme ve psikolojik baskı altına alma süreci.