Bazı savaşlar meydanlarda başlamaz. Ne topların gürültüsü vardır o bozgunlarda ne de kılıçların şakırtısı… Bazı savaşlar, sessizce bir kalbin içinde başlar. Bir zamanlar aynı sofrada ekmeğini bölüşenlerin, aynı yolda omuz omuza yürüyenlerin, aynı hayale adanmışların arasında…
Önce bir kırgınlık düşer yüreğe. Sonra sinsice bir şüphe… Ardından aşılmaz bir mesafe… Ve gün gelir, kardeş kardeşin yüzüne bakarken artık kendisini değil, alt etmesi gereken rakibini görmeye başlar.
İnsanlık tarihi bu trajediyi çok iyi bilir. Habil ile Kabil’in hikayesini… İlk ayrılığın, ilk kırgınlığın, ilk kardeş kavgasının kadim öyküsünü… Çünkü yeryüzünde ilk ölüm bir bedende değil, önce bir kardeşliğin kalbinde gerçekleşmiştir.
O gün ölen yalnızca Habil değildi; güven öldü, birlik öldü. Aynı kökten beslenenlerin birbirine duyduğu o masumiyet öldü. Ve o günden beri insanlık, aynı döngüyü farklı isimlerle, farklı dekorlarda tekrar edip duruyor. Bugün de… Bazen bir ailede, bazen bir dostlukta, bazen de milyonların gözünü diktiği bir siyasi hareketin tam merkezinde.
Cumhuriyet Halk Partisi… Bir parti olmanın ötesinde, yüz yılı aşan kurumsal hafızasıyla, kuruluşun ve kurtuluşun harcıyla karılmış, milyonların umudunu ve özlemlerini taşıyan bir "Baba Ocağı."
O ocağın duvarları tarihi seçimler gördü, ağır yenilgiler atlattı, büyük zaferler tattı. Ama en çok da insanların fırtınalı zamanlarda birbirine tutunmasını gördü. Çünkü biliyoruz ki, asırlık yapıları ayakta tutan şey harç veya beton değildir; insandır, sarsılmaz bir güvendir, köklü bir yoldaşlıktır.
Fakat tarih bize acı bir gerçeği de miras bırakır. Hiçbir büyük ocak, dışarıdan gelen rüzgarlarla kolay kolay yıkılmaz. Asıl yıkım, içeride başlayan gizli çatlaklarla gelir. Düşman kapıyı dışarıdan zorlar ama o kapının kilidini çoğu zaman içerideki kırgınlıklar açar.
Son yıllarda CHP’nin içinde yaşanan yapısal sarsıntıları ve kurultay süreçlerini, sadece sıradan bir genel başkanlık yarışı ya da koltuk değişimi olarak okumak büyük bir yanılgı olur. Bu derin hikayede iki farklı refleks, iki farklı iddia karşı karşıya geldi. Kemal Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel.
Bir tarafta yıllarını bu ocağa vermiş, en zor dönemlerde umutların da hayal kırıklıklarının da yükünü sırtlamış, "sadakat ve vefa" ekseninde emaneti koruduğuna inanan tecrübeli bir lider… Diğer tarafta ise yine aynı ocağın içinde yetişmiş, aynı mücadele koridorlarından geçmiş ve "değişim" talebinin sesi olmayı seçerek geleceği inşa etme iddiasıyla yola çıkan başka bir lider.
Aslında ikisinin de niyeti aynı ocağın iyiliğiydi. İnsanın ve siyasetin en büyük trajedisi de tam burada başlar. Niyetler aynı olsa bile yollar ayrılır. Ve yollar ayrıldığında, düne kadar aynı türküyü söyleyenler bile birbirinin diline yabancılaşabilir.
Oysa bu amansız çatışma, felsefi olarak gelenek ile yeniliğin kaçınılmaz diyalektiğidir. Kökleri korumak isteyenlerin birikimi olmasaydı, değişim rüzgarı ocağı savurup atabilirdi. Değişimin o taze enerjisi olmasaydı, asırlık çınar kendi gölgesinde ve külünün altında boğulabilirdi. Hata; bu iki gücün birbirini beslemek yerine, birbirini tamamen yok etmeye çalışmasından doğuyor.
Kardeşlik hukuku bozulduğunda bu kavganın kazananı olmaz; sadece kaybedenlerin sırası değişir. Bir hareketi dışarıdaki rakipleri değil, kendi içindeki bitmeyen iç hesaplaşmaları tüketir. Bir topluluğu tasfiye etmenin en zahmetsiz yolu, üyelerini birbirine düşman etmektir. Kardeş kardeşe gözünü kararttığında, dışarıdaki rakibin kılıç çekmesine gerek bile kalmaz. Çünkü bölünmüş kalpler, birleşmiş ordulardan çok daha hızlı teslim olur.
Tarih bunun ibretlik sayfalarıyla doludur. Roma’nın aşılmaz duvarlarını önce içerideki klik çatışmaları zayıflattı. Nice köklü devletler, dış tehditlerden önce kendi iç saray kavgalarına yenildi. Nice büyük fikir hareketleri, rakipleri tarafından değil, kendi evlatlarının birbirini boğazlamasıyla yarım kaldı. Çünkü fitnenin ve iç rekabetin en büyük başarısı, insanlara gerçek mücadelenin ve asıl rakibin kim olduğunu unutturmasıdır.
Kırılma noktası buradan başlıyor, insanın karşısına John Steinbeck’in de işaret ettiği o kadim İbranice kelime çıkar. Timshel. Yani; "Seçebilirsin."
Kader bir mahkumiyet değildir; yol bir seçimdir. Kırgınlığı büyüterek ocağı yakmayı da seçebilirsin, kardeşliği onararak ateşi harlamayı da… Geçmişin dehlizlerinde hesaplaşarak kaybolmayı da seçebilirsin, geleceğin kapılarını el birliğiyle açmayı da… Kişisel hırsı körüklemeyi de seçebilirsin, yüz yıllık emanete sadık kalmayı da…
Günün sonunda ne o ihtirasla kavga edilen koltuklar kalacaktır geriye, ne fırtınalı kurultaylar ne de salonları inleten o geçici alkışlar… Tarihin süzgecinden geriye sadece insanların birbirinin ruhunda bıraktığı o silinmez iz kalacaktır. Ve zaman, her büyük dönemin kapanışında ldierlerin yüzüne aynı soruyu çarpacaktır.
"İçindeki hangi sesi büyüttün? Habil’i mi, Kabil’i mi? Kardeşliğin yapıcı sesini mi, yoksa ayrılığın o yıkıcı fısıltısını mı?"
Çünkü bir ocağı söndüren şey dışarıdan esen rüzgar değildir. Rüzgar her dönemde sert eser. Asıl tehlike, aynı ateşten doğan közlerin içeride birbirini yakarak küle çevirmesidir. Gün gelir herkes gider; liderler değişir, koltuklar boşalır, isimler tarihin tozlu sayfalarına karışır. Ama sarsılmaz bir sosyolojik hüküm olarak geriye hep o asil kural kalır. Birlikten kuvvet doğar.
SON SÖZ
Kardeşlik kaybedildiğinde, kazandığını zannedenler de dahil olmak üzere aslında herkes biraz kaybeder. Ayrılıkta azap, birlikte ise daima rahmet vardır. Ocağın ateşini açıkta esen rüzgar değil, içeride birbirine düşen közler söndürür. Seçim bizimdir.