İnsanlık tarihinin ilk cinayeti bir taşla değil, bir duyguyla başladı. Bir kardeşin elindeki silah, önce kendi kalbinin kıskançlığında dövüldü.
Habil ve Kabil’in hikayesi aslında iki kardeşin hikayesi değildir; her çağda yeniden doğan insanın zamansız öyküsüdür. Çünkü coğrafyalar, devirler ve yüzler değişse de insanın içindeki o kadim savaş hiç değişmez. Belki de bu yüzden, binlerce yıl geçmesine rağmen Habil ve Kabil hala yaşıyor; tam içimizde.

Çünkü her insanın ruhunda iki ses yankılanır.
Biri merhameti fısıldar, diğeri öfkeyi.
Biri paylaşmayı öğretir, diğeri sahip olmayı.
Biri sevgiyi büyütür, diğeri kıskançlığı.
Ve insan, ömrü boyunca bu iki sesin arasındaki o ince çizgide yürür.

Kabil’in asıl sorunu kardeşi değildi; kendi içinde büyüttüğü, beslediği karanlıktı. Çünkü insan bazen başkasının mutluluğuna değil, kendi eksikliklerine öfkelenir. Başkasının başarısını bir tehdit, sevgisini bir kayıp, mutluluğunu ise kendisine verilmemiş bir hak gibi görür. Oysa bir mum, başka bir mumu yaktığında kendi ışığından hiçbir şey kaybetmez. Fakat kıskançlık, insana en çok bu bilgeliği unutturur.
Aslında Habil ile Kabil’in hikayesi, sadece sevilmek isteyen çocukların hikayesidir.
Anne ve babalarının gözünde biraz daha değerli olabilmek için yıllarca çırpınan insanların... Bir “aferin” cümlesini duymak için koca bir ömür tüketen, kendini kanıtlamaya çalışırken kendi benliğini kaybeden evlatların hikayesidir.

Çünkü insanın en derin, en çıplak ihtiyacı sevilmektir. Görülmektir. Olduğu gibi kabul edilmektir. Fakat sevgi bir yarışa, bir güç savaşına dönüştüğü anda kardeşlik de bozulur, dostluk da. İnsanın kendisiyle olan o hayati bağı kopar. İşte o kırılma noktasında, içimizdeki Kabil uyanır.

Ama insan, o yaraların arkasına saklanacak kadar çaresiz, o geçmişin gölgesine sığınacak kadar mahkum değildir. Ne çocukluğumuzun esiriyiz ne de içimizdeki karanlığın.

Amerikalı yazar John Steinbeck’in “Cennetin Doğusu” romanında üzerinde durduğu İbranice o büyülü kelime tam da bu eşikte devreye girer:
Timshel.
Yani: “Sen seçebilirsin.”
Ne kadar öfkeli olursan ol,
Ne kadar kırılmış, ihmal edilmiş ya da derinden yaralanmış olursan ol...
Yine de seçebilirsin.
Karanlığı beslemeyi de seçebilirsin, ışığa yürümeyi de.
İntikamın peşinden gitmeyi de seçebilirsin, merhametin kanatlarına sığınmayı da.
Kabil olup yıkmayı da seçebilirsin, Habil kalıp yaşatmayı da.

Bu savaş hiçbir zaman tamamen bitmez. Her sabah yeniden başlar. Her seçimde, her kırgınlıkta, her başarıda ve her hayal kırıklığında cephe yeniden kurulur. İnsan her gün, her an hangi taraf olacağına yeniden karar verir.

Hayat sonunda bize o tek, büyük ve kaçınılmaz soruyu sorar.

“İçindeki hangi sesi büyüttün?”

Çünkü insanın gerçek karakteri, başına gelen talihsizliklerde değil; başına gelenlerden sonra neyi seçtiğinde, ayağa kalkıp hangi yöne yürüdüğünde ortaya çıkar. Kader, geçmişte mühürlenmiş bir senaryo değil; her gün içimizde yeniden yazdığımız o tek kelimedir.
Timshel.
Sen seçebilirsin.

İnsan olmak, göğsünde bir korla yürümektir. O korla ya kendi içindeki dünyayı yakarsın ya da karanlıkta kalan bir ruha ışık olursun. Yol da senin, seçim de senin. Çünkü hayat, zaferlerimizin değil, tercihlerimizin toplamıdır.

SONSÖZ

İnsanın kaderi başına gelenlerle değil, içindeki Habil ile Kabil arasındaki savaşta kimi seçtiğiyle yazılır. Çünkü zincirler ne kadar ağır olursa olsun, anahtar her zaman insanın kendi elindedir.

Timshel. Sen seçebilirsin.