721297193 10164370281690970 2736954501576267361 N (1)

"Roman yazmak okuyanı ikna etme sanatıdır" diye bir cümleyi, bir yerde mi okumuştum, yoksa bir cümleden etkilenerek kendi kafamda mı oluşturmuştum hatırlamıyorum. Ama okuduğum roman, öykü, denem vb. yazılarda gerçekliği hissettiğimde bu cümle gelir aklıma.

Yazar, Rıfat Mertoğlu’nun, Kayıp Kitaplar Yayınları tarafından yayımlanan, DENGBÊJİN DÖNÜŞÜ isimli romanını, haziran ayının otuz derece sıcağında okurken, Sibirya soğuğunda buza kestim.

Bir olay ancak bu kadar sahici anlatılabilir, roman edilip bizlere ulaşabilirdi sanırım.

DENGBÊJİN DÖNÜŞÜ, Sibirya’ya götürülmek için trene jandarmaların tutsakları bir sürü gibi tavanından suların içeriye sızdığı, cam kenarlarından soğuğun içeriye sızdığı leş gibi kokan ve pislik içindeki vagonlara doldururken daha romanın başında dehşete düşüyor insan. Yolculuk sırasında ölenler, bir leş gibi jandarmanın uygun olduğu bir yerde vagonlardan dışarı atılmakta.

Ekran Görüntüsü (906)

Vagonlarda yolculuktan ziyade, hayatta kalma mücadelesi verilmekte. Bu, romanın başından sonuna kadar gerek Sibirya’daki “Beyaz Ölüm” kamplarında gerekse kamplar arası yolculuklarda hep böyle devam ediyor. Seyad’ın esaret yıllarında, rüyalarını ve hayallerini süsleyen pek çok şey vardır. Bunlardan bir tanesi bin bir gizemiyle Ağrı Dağı’dır. Ne Ağrı Dağı ne de diğerleri, hiçbiri Zülfinaz’ın içinde oluşturduğu boşluk kadar boşluk oluştuarmaz. Ve hiçbir şey, Kilam’ların, Stran’ların içindeki boşluğu doldurduğu kadar hiçbir şey dolduramaz. Elbette bir de hayallerini süsleyen, zor zamanlarında ona yoldaşlık eden Beyaz at vardır.

Romanda: Doğu ve güneydoğu coğrafyasında yaşanan; açlığı, sürgünleri, Kürtlerin, Ermenilerin, Ezidilerin yurtlarından yuvalarından edilişini, töre denilen feodal canavarın insanları nasıl köle ettiğini ve daha pek çok ayrıntıyı Dengbêjin Dönüşü’nde etimize batıra batıra, canımızı yaka yaka bir oya gibi işlemiş Mertoğlu.

Topraksız köylülerin hayatını idame ettirmesi için Güneydoğunun ve insanların “kaderi” haline gelmiş kaçakçılık da romanı oluşturan ana temalardan bir tanesi. Devletin “Yasak” dediği, yoksul topraksız köylünün “Yaşam” dediği örsle çekiç arasına sıkışmış, yıllardır hikâyelere ve türkülere konu olmuş bir olgudur kaçakçılık.

Ben deyim “Sınır Ticareti” Siz deyin “Kaçakçılık,” Hayatın pratiği desin; “Açlık, yoksulluk, hayatta kalmak, bir lokma ekmek parası kazanmak için sakat kalmayı, ölmeyi, mahpusluğu göze almak için ölüm kalım savaşı.”

Nasıl ki; Divriği’de demir, Zonguldak’ta kömür, Anadolu’da çiftşilik ve diğer meslekler dededen babadan sonraki kuşaklara sirayet eden bir meslek ise, Doğuda, Güneydoğuda da kaçakçılık bir yaşam biçimi. İş alanı olarak; Bazen kumaş, bazen silah, bazen de mazot kaçakçılığı çıkıyor karşımıza. Bunları yazarken Roboski Katliamını hatırlamamak mümkün mü?

Romanda sözü edilen, esir kamplarını, Stalin döneminde, haklı ya da haksız! Kaldı ki insana bu kadar vahşice, bu kadar barbarca, canı pahasına yapılan zulmün hiçbir haklı yanı yok. Tarih bunu yazdı daha da yazacak…

Reşo’nun ve Yelda’nın birbirine olan aşklarını ve vefalarını görünce Seyad’ın, Zülfinaz’ın bekleyişine, aşkına, vefasızlığına kızmamak elde değil. Hayatın içinde her şey var deyip geçebiliriz de üzerinde uzun uzun durabiliriz de. Bunu okuyucu dostlarıma bırakıyorum. (Bu romanı mutlaka okumalısınız ki yorum yapabilesiniz.)

Buraya kadar hiç söz etmedim. Romanın gerçek yaşamdan alındığını ve bilgileri, belgeleri, ses kasetlerini Rıfat Mertoğlu’na veren ve hikâyesini anlatanın; Seyadê Şame’nin yeğeni, Halis Çamlıbel’in kızı, Berbang Çamlıbel Aydın olduğunu söylemeliyim. Dostum, Mertoğlu’nun, dost sıcaklığıyla anlatımı hâlâ kulaklarımda çınlamakta.

Arka kapak yazısıyla ve mutlaka okumanızı önererek yazıma son vermek istiyorum.

“Sürgünlerin küllerinden, kayıpların sessizliğinden, dağların kadim hafızasından yükselen bir ses…

Ağrı Dağı’nın eteklerinden Sibirya’nın beyaz sürgününe savrulan Seyad’ın sesi…

Bu ses; tutsaklığın duvarlarını, sınırlarını soğuk çizgilerini aşar. Rüzgârla yürür, dumanla yükselir, dağlarla konuşur.

Yıllara meydan okuyan bir aşkı, susturulamayan direnci taşır.

“Dengbêjin Dönüşü” kaybolsa da susmayan, söylendikçe var olan bir sesin, bir halkın belleğinde yankılanan destansı romandır.