Son patlayan fon olayı güç ve yozlaşma arasındaki bağı bir kere daha hatırlattı.

Lord Acton, 5 Nisan 1887'de tarihçi ve din adamı Mandell Creighton'a yazdığı mektupta şu ifadeyi kullanmıştı: “Power tends to corrupt and absolute power corrupts absolutely.”

Bu ifadenin Türkçe karşılığı ise şöyle: “Güç yozlaştırma eğilimindedir; mutlak güç mutlaka yozlaştırır.”

Gücün yozlaştırıcı etkisi üç temel mekanizmayla açıklanabilir:

  1. Denetimsizlik: Kişi kararlarının sonuçlarından sorumlu tutulmadığında sınırları aşması kolaylaşır.
  2. Bilgi ve çevre sorunu: Güç sahibi, kendisine yalnızca istediği bilgileri sunan ve kararlarını sorgulamayan kişilerle çevrelenebilir.
  3. Hesap verebilirliğin zayıflaması: Hukuk, basın, parlamento ve bağımsız kurumlar etkisizleştiğinde yanlış kararların düzeltilmesi zorlaşır.

Bu söz, monarşi ve diktatörlük gibi yönetimlerin temel meselelerinden birine işaret eder: Sorun yalnızca iktidarın kimde olduğu değil, iktidarın nasıl sınırlandırıldığıdır.

Bir yöneticinin iyi ya da iyi niyetli olması, denetim mekanizmalarının gereksiz olduğu anlamına gelmez. Demokratik sistemlerde kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, özgür basın ve düzenli seçimler bu nedenle önem taşır.

Acton'ın düşüncesinden çıkarılabilecek temel sonuç şudur: Bir yöneticiyi değerlendirirken yalnızca ne vaat ettiğine veya hangi amaçları savunduğuna değil, sahip olduğu gücün hangi mekanizmalarla sınırlandırıldığına ve bu gücü kullandığında hesap verip vermediğine de bakılmalıdır.

Türkiye’de yaşanan son FON olayı neredeyse tamamen denetimsiz gücün yozlaştırma etkisi sonucunda “denetimsizlik” ve “nasılsa kimse bana dokunamaz.” Anlayışının hakim olmasıyla ortaya çıkmıştır.

Aslında şu ana kadar ortaya çıkanlara bakarsak yaşanan bu olayın örgütlü suç kapsamında bir nitelikli dolandırıcılık kapsamında değerlendirilmesi faillerin öncelikle suç işlemek amacı ile örgüt kurmaktan suçlaması ve bu olayın yargıya bu suçlama ile sevk edilmesi gerekmektedir.

Demedi demeyin; görünen o ki siyaset ve bürokraside yeterince güçlü odakların desteği ve hatta işbirliği sağlanmadan böyle bir suç işlenemezdi.

Gene de hukuka ve hukuk devletine saygım ve masumiyet ilkesine bağlılığım yüzünden kimseyi peşin peşin suçlamayacağım.

Bilmeyenler için buradan aktarayım: Masumiyet karinesi, bir kişinin suçluluğu hukuken kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararıyla ortaya konuluncaya kadar suçlu kabul edilememesidir.

Bu ilke, hukuk devletinin ve adil yargılanma hakkının temel unsurlarından biridir. Türkiye'de Anayasa'nın 38. maddesinin dördüncü fıkrasında güvence altına alınmıştır. Anayasa'daki ifade şöyledir: “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.”

Masumiyet karinesinin temel kuralları şu şekildedir:

  • Suçsuzluk esastır: Bir kişi hakkında suç isnadı bulunması, onun suçlu olduğu anlamına gelmez.
  • İspat yükü iddia makamındadır: Sanık, suçsuzluğunu kanıtlamak zorunda bırakılamaz.
  • Mahkeme kararı gerekir: Suçluluk, hukuka uygun bir yargılama sonucunda ortaya konulmalıdır.
  • Kamu makamları peşinen suçlu ilan edemez: Yetkililer, kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunmayan kişileri suçluymuş gibi gösteren açıklama ve işlemlerden kaçınmalıdır

Ben bu konuda hassasiyet gösteriyorum ama başta iktidar sahipleri olmak üzere herkesi de en az benim kadar hassasiyet göstermeye davet ediyorum...