Ekmeği Bölüştük, Muhabbeti Kaybettik…
Bir zamanlar sofralarımız yalnızca karın doyurmak için kurulmazdı. Aile bireylerinin birbirini içtenlikle dinlediği, büyüklerin tecrübelerini aktardığı, çocukların saygıyı ve paylaşmayı yaşayarak öğrendiği, sevinçlerin çoğaldığı, dertlerin hafiflediği en kutsal buluşma yerimizdi.
Mutfakta kaynayan bir tencerenin kokusu, salondan yükselen neşeli sohbetler, dedelerin anlattığı hatıralar, çocukların heyecanla beklediği yemek saati… Bir evin sıcaklığı, tam da o sofranın etrafında şekillenirdi. Çünkü sofra, insanın sadece bedenini değil; ruhunu, sevgisini ve aidiyetini doyurduğu küçük bir hayat okuluydu.
Bir lokma ekmek, koca bir ömrün hatırasını taşırdı. Bir tas çorba, insana bu dünyada yalnız olmadığını hissettirirdi. Evimize gelen misafir, yalnızca nasibini yemez; gönüllerimizi genişletirdi. Komşunun kapısını çalmak, bir ihtiyaçtan öte ‘Nasılsın?’ diyebilmenin, bir insanın varlığına hürmet etmenin adıydı.
Eskiden sofranın bir adabı, her ferdin bir yeri, bir sözü, bir hatırası vardı. Büyükler oturmadan yemeğe başlanmazdı bu bir kural değil, emeğe ve yaşa duyulan sessiz bir saygıydı. Büyükler konuşurken çocuklar dinler; çocuklar anlatırken büyükler onların gözlerinin içine bakardı.
Biz sadece ekmeği bölüşmeyi bilmezdik; birbirimizin derdini de bölüşürdük.
Ekranların Gölgesinde Unutulan Hayatlar
Bugün ise aynı çatının altında, aynı masanın etrafında yan yana ama birbirine fersah fersah uzak insanlarız. Yemekler hazırlanıyor, tabaklar doluyor, sofralar kuruluyor… Fakat herkes kendi ekranının, kendi zihninin, kendi yalnız dünyasının içine çekiliyor.
Eskiden birbirimizi özlerdik; şimdi sadece birbirimizden haber alıyoruz.
Birbirimizin en özel günlerini sosyal mecra ekranlarında birkaç soğuk kelimeyle kutlayıp hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Oysa insanın muhtaç olduğu şey bir dijital bildirim değil; karşısında oturan birinin gözlerinin içine bakarak söyleyeceği içten bir ‘Seni dinliyorum’ cümlesidir.
Telefonlarımız birbirine bağlı, gönüllerimiz birbirinden sürgün…
Bir çocuğun gün boyu anlatmak için sabırsızlandığı o birkaç dakika, bir annenin yorgunluğunu tebessümünün arkasına saklayarak sofraya koyduğu yemek, bir babanın sessizce taşıdığı geçim derdi, bir büyüğün aynı hikâyeyi yeniden anlatırken aslında aradığı o küçük ilgi…
Bazen bir insanın bütün gün beklediği tek şey, akşam sofrasında sorulacak basit bir sorudur:
‘Bugün nasıldın? Seni dinliyorum.’
Ama biz çoğu zaman o soruyu sormayı unutuyoruz. Ve belki de en büyük kaybımız, masamızdan eksilen yemekler değil; birbirimizin hayatından eksilen ilgimizdir.
Bir Kapının Ötesindeki Dünya: Komşuluk ve Dayanışma
Büyüklerimiz "Komşu komşunun külüne muhtaçtır" derdi. Bu söz, insanın insana duyduğu o muazzam ihtiyacın özetidir. Hayat, tek başımıza sürdürebileceğimiz müstakil bir yolculuk değildir. Bir gün bizim kapımız çalınır, başka bir gün biz bir başkasının kapısını çalarız.
Bir zamanlar komşunun sevinci sevincimiz, hüznü kederimiz olurdu. Bir evde pişen yemeğin kokusu yan komşunun gönlünü ısıtır, bir tas çorba bir insanın bütün gününü güzelleştirirdi.
Bugün ise yan dairemizdeki insanın adını dahi bilmeden, bir merhaba demekten çekinerek yaşıyoruz. Komşuluk bağları zayıfladıkça, toplumun harcını oluşturan o sessiz güven duygusu da eriyip gidiyor. Oysa ‘Nerede birlik, orada dirlik’ düsturu sadece meydanlar için değil; bir apartman koridoru, bir mahalle sokağı için de geçerlidir. Birlik, herkesin aynı düşünmesi değil; farklılıklarımıza rağmen birbirimizi insan olarak görebilmek ve o anlayışın içinde huzur bulabilmektir.
Bir Lokmanın Değeri Paylaşıldığı Kadardır
‘Az veren candan, çok veren maldan’ derler. Paylaşmanın değeri, verilenin büyüklüğüyle değil, arkasındaki yürekle ölçülür. Bir lokmayı bölüşmek, birinin tabağına kendi elinle yemek koymak sıradan hareketler gibi görünür; ama hafızada ve kalpte bir ömür yer eder.
Çünkü bazı iyilikler midemizi değil, ruhumuzu doyurur.
Bir insanın sofrası krallara layık olabilir; ama gönlünde paylaşacak yeri yoksa o sofranın bereketi eksiktir. Başka bir evde ise sadece bir tencere çorba kaynar; fakat etrafında saygı, tebessüm ve samimiyet varsa, orada hakiki bir zenginlik vardır.
Eskiden ‘Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer’ der, gelenin nasibine hürmet ederdik. Evin kusuru aranmaz, gönlün genişliğine bakılırdı.
Bugün imkanlarımız daha çok, evlerimiz daha konforlu, masalarımız daha zengin.
Peki, birbirimize ayırdığımız zaman ve gönlümüzün genişliği aynı oranda arttı mı?
Sofraya ve Hayata Yeniden Yer Açmak
Geçmişi bütünüyle kusursuz kılmak elbette doğru değil. Eskiden de geçim sıkıntıları, yorgunluklar, kırgınlıklar vardı. Bugünün hızlı şehir hayatı, ağır çalışma şartları ve zaman baskısı da bizleri zorluyor, kabul.
Ancak mesele sadece telefonları kapatmak ya da eski gelenekleri körü körüne tekrarlamak değildir. Mesele; birbirimizin hayatına yeniden zaman ayırabilmek ve aynı çatıyı paylaştığımız insanlarla gerçekten aynı olabilmektir.
Bir çocuk paylaşmayı kitaplardan okuyabilir; ama onun gerçek anlamını sofrada bir başkasının hakkını gözetirken öğrenir. Saygıyı nutuklardan değil, bir büyüğün sözü kesilmediğinde görür. Dayanışmayı lafta değil, zor durumdaki bir komşunun kapısı çalındığında hisseder.
Bir gün geçmişe dönüp baktığımızda; annemizin yaptığı yemeği, babamızın sofradaki o mağrur sessizliğini, dedemizin tekrar eden hikayelerini, ninemizin "Biraz daha ye" deyişini çok arayacağız. Ve ne yazık ki bazı insanların boş kalan sandalyelerine bakıp sessizce şu cümleyi fısıldayacağız:
‘Keşke o gün o sofrada biraz daha otursaydık…’
Gönül Sofrasını Kurma Zamanı
Sofra dediğimiz şey; dört ahşap ayak, birkaç porselen tabak ve bir dilim ekmekten ibaret değildir.
Sofra; saygıdır, vefadır, samimiyettir, bir insanın halini hatırını sorma makamıdır.
Bir toplumun geleceği ve gücü, aynı sofrada birbirine yabancılaşmadan oturabilen insanların varlığıyla ölçülür. Masada ekmek olabilir; ama gönüller bir değilse o sofranın bereketi de huzuru da eksiktir.
Belki de bugün yapmamız gereken ilk şey, kaçan tadın peşinden ağıt yakmak değil; birbirimizin hayatında yeniden yer açmaktır.
Bir lokmayı paylaşalım. Bir hatırı gözetelim. Bir gönül alalım. Bir kapıyı çalalım.
Ve en önemlisi; birbirimizin gözlerinin içine bakacak zamanı oluşturalım.
Çünkü gün gelir, sofradaki yemeklerin lezzetini değil; o sofrayı paylaştığımız insanların sesini özleriz. Ve insanın burnunun ucunu sızlatan tek şey, kaybettiği ekmek değil; paylaşmayı ertelediği sevgisidir.
Ekmeğimiz bölüşülsün, muhabbetimiz çoğalsın, gönüllerimiz bir olsun. Nerede birlik, orada dirlik… Nerede paylaşmak, orada bereket…
Nerede insan insana sahip çıkıyorsa, işte gerçek hayat oradadır.