Bir toplumun çöküşü, yanlışların normalleştiği yerde başlar.
Çürüme kapımızı bir anda kırmadı. Önce aralıktan sızdı. Küçük bir haksızlıkla, görmezden gelinen bir yanlışla, hesabı sorulmayan bir olayla başladı. Her seferinde biraz sustuk, biraz alıştık, biraz daha geri çekildik. Sonra bir gün dönüp baktık ki dün karşısında ayağa kalkacağımız şeyler, bugün hayatın sıradan bir parçası haline gelmiş.
Bir toplum bir günde çürümez. Önce değerlerinden taviz verir, sonra tavizlerini savunur, en sonunda da kaybettiklerini normal kabul eder.
Peki, biz bu hale nasıl geldik?
Bir yanda ay sonunu getirebilmek için hesap yapan, market raflarında fiyat etiketlerine bakıp almak istediklerini yerine bırakan milyonlar… Çocuğunun ihtiyacını karşılayamadığı için içine kapanan anne babalar, yıllarca çalıştığı halde geçinemeyen emekliler, emeğinin karşılığını alamadığını düşünen insanlar…
Diğer yanda servetlerin nasıl kazanıldığına ilişkin cevap bekleyen sorular, kamuoyunu meşgul eden yolsuzluk iddiaları, ayrıcalık tartışmaları ve rant uğruna gözden çıkarılan ortak değerler…
Bir insanın sofrasından eksilen her lokma, tek başına bir ekonomik gösterge değildir. Bazen bir annenin çocuğuna söyleyemediği bir söz, bazen bir babanın saklamaya çalıştığı çaresizlik, bazen de bütün hayatını çalışarak geçirmiş bir insanın yaşadığı değersizlik duygusudur.
İnsan yoksulluğa karşı mücadele edebilir. Fakat emeğinin karşılığını alamadığına, kuralların herkese eşit uygulanmadığına ve başkalarına tanınan imkanların kendisinden esirgendiğine inanmaya başladığında, yalnızca geçim sıkıntısı yaşamaz; adalet duygusu da sarsılır.
Yoksulluk insanın imkanlarını daraltır; adaletsizlik ise yarına duyduğu güveni aşındırır.
Bir ülkede çalışmanın, üretmenin ve dürüst kalmanın değerini koruyamıyorsak neyi kaybettiğimizi yeniden düşünmeliyiz. Liyakat yerini biata, ehliyet yerini yakınlığa, hak edenin önüne ayrıcalıklar geçtiğinde zarar yalnızca bir görevin yanlış kişiye verilmesiyle sınırlı kalmaz. Kurumlara duyulan güven zayıflar, gençlerin emeğe olan inancı kırılır, toplumun ortak geleceği yara alır.
İnsan kendi kendine sorar:
Ben ne kadar çalışırsam çalışayım, hakkım olanı elde edebilecek miyim?
Bir ülke için bundan daha ağır sorulardan biri de budur. Çünkü adalet duygusunu kaybeden insan yalnızca bugünden şüphe etmez; yarına ilişkin hayallerini de sorgulamaya başlar.
Liyakat sustuğunda ehliyet değil, yakınlık konuşur; bedelini ise yalnızca dışarıda kalanlar değil, bütün toplum öder.
Adaletin varlığı kadar, herkes için işlediğine duyulan güven de önemlidir. Denetimin zayıfladığı, sorumluluğun belirsizleştiği ve hesap verebilirliğin tartışmalı hale geldiği ortamlarda yanlışların tekrarlanması kolaylaşır. Cezasızlık algısı büyüdüğünde kuralların caydırıcılığı aşınır; insanlar haklarını koruyacak mekanizmaların gerçekten işleyip işlemediğini sorgular.
Güpegündüz yaşanan silahlı hesaplaşmalar, suç örgütlerine ilişkin haberler ve şiddetin gündelik hayatın parçası haline gelmesi, güvenlik ve hukuk üzerine ciddi sorular doğurur.
Bir toplumda insanın kendisini güvende hissetmesi, yalnızca sokakların güvenli olmasıyla sağlanamaz. Hakkını aradığında dinleneceğine, suç işlendiğinde soruşturulacağına, güçlüyle güçsüz arasında hukuk bakımından ayrım yapılmayacağına inanması gerekir.
Bir yerdeki adaletsizlik, başka yerlerdeki adaleti de tehdit eder. Çünkü haksızlık, yalnızca uğradığı kişinin hayatında kalmaz. Ona tanık olanların vicdanına, toplumun ortak hafızasına ve gelecek kuşakların adalet anlayışına kadar uzanır.
Peki, biz ne zaman başkasının hakkını kendi hakkımız kadar önemli görmekten vazgeçtik?
Belki de en derin yarılma burada başladı. Kendi tarafımızın yanlışını savunup başkasının yanlışına öfkelenirken, gerçeğin önüne aidiyetlerimizi koyduk. Haklı olanı değil, kendimize yakın olanı koruduk. Adaleti herkes için istemek yerine, kendimiz için istedik.
Oysa adalet, yalnızca sevdiğimiz insanların hakkı yenildiğinde savunulacak bir değer değildir. Asıl sınav, haksızlığa uğrayan kişi bizden olmadığında başlar.
Bir toplumun vicdanı, kendi insanına gösterdiği merhamet kadar, kendisinden olmayana tanıdığı hakla da ölçülür.
“Ağaca balta vurmuşlar, sapı bendendir,” demişler.
Bazen bir toplumu en çok yaralayan şey, dışarıdan gelen darbeler değil, kendi içinden çıkan yanlışların savunulmasıdır. İnsanlar yanlışın karşısında durmak yerine onu yapanı korumaya başladığında, ortak değerler yerini kişisel çıkarlara bırakır.
Ve bir süre sonra herkes başkasının yanlışını görürken kendi sorumluluğunu unutabilir.
Çürümenin en tehlikeli aşaması, kötülüğün yapılması değil; kötülüğün gerekçeler üretilerek savunulması ve zamanla sıradanlaştırılmasıdır.
Doğaya yaptıklarımız da bu tablonun dışında değil. Ormanlar kül olurken, nehirler kirlenirken, toprak betonla örtülürken çoğu zaman felaketin kendisini konuşuyoruz. Oysa asıl sorular, felaketten önce alınmayan önlemlerde, ertelenen sorumluluklarda ve kısa vadeli çıkarlarla uzun vadeli yaşam hakkı arasında yapılan tercihlerde saklıdır.
Her şeyi kaderin üzerine bırakmak, insanın kendi payına düşen sorumluluktan uzaklaşmasını kolaylaştırır.
Oysa bir ağacın kesilmesi yalnızca bir ağacın kaybı değildir. Bir canlının yuvası, bir çocuğun gölgesi, bir toprağın dengesi, bir geleceğin nefesidir.
Gelecek kuşakların hakkı, bugün bizim adımıza konuşamadıkları için daha az değerli değildir.
Ne ekersen onu biçersin…
Bugün doğayı korumak yerine tüketmeyi seçersek yarın çocuklarımıza yalnızca azalmış ormanlar, kirlenmiş sular ve telafisi güç kayıplar bırakabiliriz. Geleceğin bedelini, o geleceği hiç yaşamayacakmışız gibi davranarak başkalarına ödetemeyiz.
Bütün bu tartışmaların ortasında, en ağır bedeli çoğu zaman kendisini korumakta en çok zorlananlar ödüyor.
Bir kadının yaşamı elinden alındığında, bir çocuk şiddetin kurbanı olduğunda, geride yalnızca bir haber kalmıyor. Bir evin ışığı sönüyor. Bir annenin babanın dünyası yıkılıyor. Bir ailenin hayatı o günden sonra ikiye ayrılıyor.
“O günden önce ve o günden sonra.”
Biz ise bir süre üzülüyor, birkaç cümle kuruyor, sonra başka bir habere geçiyoruz.
Belki de üzerinde en çok düşünmemiz gereken şeylerden biri … İnsan hayatını değiştiren acıların, toplumun gündeminde giderek daha kısa süre kalması.
Bir zamanlar hepimizi ayağa kaldıracak kadar ağır gelen olaylara zamanla alışmak, acının azaldığı anlamına gelmez. Bazen yalnızca bizim ona ayırdığımız dikkatin azaldığını gösterir.
Bir kadının yaşam hakkını korumak, bir çocuğu şiddetten uzak tutmak, riskleri zamanında fark etmek ve sorumluların hesap vermesini sağlamak yalnızca ailelerin değil; hukukun, kurumların ve bütün toplumun sorumluluğudur.
Her acıdan sonra aynı soruları soruyorsak, artık yalnızca sonuçlara üzülmekle yetinemeyiz. Önleme mekanizmalarının işleyip işlemediğini, uyarıların dikkate alınıp alınmadığını ve benzer olayların tekrar yaşanmaması için ne yapılması gerektiğini de sorgulamalıyız.
Bir hayatı kaybettikten sonra duyulan üzüntü insani bir duygudur; asıl sorumluluk, bir sonraki hayatı koruyacak adımları zamanında atmaktır.
Bir de gençler var…
Yıllarca okuyup emek veren, sınavlara hazırlanan, üniversite sıralarında geleceğini kurmaya çalışan gençler… Mezuniyet günü aileleriyle fotoğraf çektiren, ellerinde diplomalarıyla yeni bir hayata başlayacaklarını düşünen insanlar…
Sonra iş aramaya başlıyorlar. Kimi istediği alanda çalışamıyor, kimi emeğinin karşılığını bulamıyor, kimi de bütün çabasına rağmen geleceğini planlayamıyor.
Bir gencin hayalinin küçülmesi, yalnızca kendi hayatına ait bir kayıp değildir. O hayalin içinde bir ailenin yıllarca verdiği emek, toplumun yetiştirdiği bir insan ve ülkenin geleceğine yapılmış bir yatırım vardır.
Gençler umutlarını kaybettiğinde kaybedilen yalnızca bir iş fırsatı olmaz. Üretme isteği, aidiyet duygusu ve yarına katkı sunma arzusu da zarar görebilir.
Bir ülkenin gençleri geleceklerini başka yerlerde aramak zorunda hissediyorsa, yalnızca onların tercihlerini değil, bu tercihlere zemin hazırlayan koşulları da konuşmak gerekir.
Çünkü umut, insanın yarına uzanan elidir. O el boşlukta kaldığında insan yalnızca bir fırsatı değil, kendisini hayata bağlayan duyguyu da yitirebilir.
Peki, bütün bunlar olurken biz ne yaptık?
Haksızlık başkasının kapısını çaldığında bazen başımızı çevirdik. Adaletsizlik bize dokunmadığında susmayı seçtik. Yanlışın karşısında konuşmanın bedelinden korkarken, konuşmamanın bedelini yeterince düşünmedik.
Kimi zaman çıkarımızı, kimi zaman konforumuzu, kimi zaman da bir gün bizim de ayrıcalıklı olabileceğimiz umudunu korumaya çalıştık.
Oysa bugün başkasının hakkının yenmesine sessiz kalmak, yarın kendi hakkımızın korunacağına dair hiçbir güvence sağlamaz.
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın,” dedik.
Ama yılanın kimi, ne zaman sokacağını kim bilebilir?
Toplumsal dayanışma, yalnızca iyi günlerde birbirimize destek olmak değildir. Haksızlığa uğrayanın yanında durabilmek, yanlışı kim yaparsa yapsın eleştirebilmek ve kendi çıkarımızla ortak yarar çatıştığında doğru olanı seçebilmektir.
Elbette her sorunun sorumluluğunu bütün topluma eşit biçimde yükleyemeyiz. Kamu görevini üstlenenlerin, karar verenlerin, denetim mekanizmalarının ve hukuku uygulayan kurumların sorumlulukları kendi görevleri ve yetkileri ölçüsünde değerlendirilmelidir.
Ancak kurumların sorumluluğunu hatırlatmak, yurttaşların vicdani ve toplumsal sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Bir toplumun yeniden ayağa kalkması için hem hesap sorabilen kurumlara hem de yanlış karşısında susmamayı seçen insanlara ihtiyacı vardır.
Çünkü değişim, yalnızca birilerinin gitmesiyle ya da başkalarının gelmesiyle tamamlanmaz. Kuralların herkese eşit uygulandığı, kamu kaynaklarının şeffaf biçimde yönetildiği, liyakatin korunduğu, doğanın ve insan hayatının çıkar hesaplarından üstün tutulduğu bir düzen kurmakla anlam kazanır.
Şimdi yeniden kendimize dönelim.
Bir annenin çocuğuna istediğini alamadığı için gözlerini kaçırdığı, bir emeklinin temel ihtiyaçlarını hesaplarken zorlandığı, bir kadının yaşam hakkının tehdit altında olduğu, bir gencin geleceğini göremediği bir ülkede neyi doğru yaptığımızı söyleyebiliriz?
Birbirimize güvenmediğimizde, adalete inanmadığımızda ve başkasının acısını kendimizden uzak tuttuğumuzda elimizde ne kalacak?
Servetler el değiştirebilir. Makamlar değişebilir. İktidarlar gelip geçebilir. Bugün güçlü görünenler yarın güçlerini kaybedebilir.
Ama kaybedilen bir hayat geri gelmez. Yarım kalan bir çocukluk bütünüyle yaşanmaz. Yıllarca emek veren bir insanın kırılan umudu birkaç güzel sözle onarılamaz. Yok edilen doğa, bir özürle eski haline dönmez.
Bu yüzden mesele yalnızca geçmişin hesabını sormak değildir. Mesele, aynı yanlışların yeniden yaşanmasını önleyecek bir gelecek kurabilmektir.
Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca servetiyle, binalarıyla ya da ekonomik büyüklüğüyle ölçülmez. İnsanlarının ne kadar güvende olduğu, emeğinin karşılığını alıp alamadığı, hakkını ararken yalnız bırakılıp bırakılmadığı ve çocuklarının yarına umutla bakıp bakamadığı da bu zenginliğin parçasıdır.
Bir ülkenin asıl kaybı, yalnızca kaynaklarını tüketmesi değil; insanlarının adalete, birbirine ve geleceğe olan inancını tüketmesidir.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, yalnızca daha fazla konuşmak değil; söylediklerimizin arkasında durabilmektir. Yanlışa yanlış diyebilmek, doğruyu kimden gelirse gelsin savunabilmek, hesap verebilirliği istemek ve başkasının hakkını kendi hakkımız kadar değerli görebilmektir.
Çünkü bir toplumun yeniden ayağa kalkması, önce neyi kaybettiğini kabul etmesiyle mümkündür.
Biz bu hale nasıl geldik?
Belki sustuğumuz için, belki alıştığımız için, belki de başkasının başına geleni kendimizden uzak sandığımız için…
Ama artık yalnızca geçmişi sorgulamak yetmez.
Çocuklarımızın aynı acıları yaşamadığı, gençlerimizin hayallerinden vazgeçmediği, kadınların korkmadan yaşadığı, emeğin karşılığını bulduğu ve hiç kimsenin kendisini hukukun üstünde görmediği bir gelecek için bugün ne yapacağımıza karar vermeliyiz.
Çünkü bir gün çocuklarımız bize dönüp bu soruyu sorduğunda, onlara yalnızca yaşadığımız yanlışları anlatmak zorunda kalmamalıyız.
Onlara, yanlışların karşısında ne zaman sustuğumuzu değil, susmamayı ne zaman öğrendiğimizi de anlatabilmeliyiz.