Bir insanın güvenini kaybetmek için yıllar gerekir; onu bir daha kazanamamak için bazen tek bir yalan yeter.

Yalan… Dört harften ibaret, fakat ardında koca hayatları enkaza çevirebilecek kadar ağır bir kelime. Sözlükte; bir kimseyi aldatmak, yanıltmak veya gerçeği gizlemek amacıyla bilerek söylenen, gerçeğe aykırı söz olarak tanımlanır. Oysa yalanın insanın yüreğinde bıraktığı anlam çok daha ağırdır. Güvenin kırılması, samimiyetin tükenmesi ve bir insana duyulan inancın yavaş yavaş ölmesi…

Yalanın küçüğü büyüğü olur mu, bilmem. Kimi zaman birini üzmemek, kimi zaman çıkar sağlamak, kimi zaman bir hatayı örtmek, kimi zaman da bir başkasının itibarını, emeğini ve hayatını karartmak için söylenir. Ancak her yanlış söz yalan değildir. İnsan yanılabilir, unutabilir, eksik bilebilir. Asıl mesele, gerçeği bildiği halde onu bilerek çarpıtmak, hakikati kendi çıkarına göre eğip bükmektir. Çünkü orada artık yanılgı değil, bilinçli bir tercih vardır.

Atalarımız boşuna söylememiş:

“Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.”
“Yalancının evi yanmış, kimse inanmamış.”
“Yalancının ipiyle kuyuya inilmez.”

Gerçeğin er ya da geç ortaya çıkacağını, sürekli yalan söyleyenin en zor anında bile kimsenin kendisine inanmayacağını ve güvenini kaybeden insanın en doğru sözünün bile şüpheyle karşılanacağını…

İnsan neden yalan söyler. Korktuğu için… Kaybetmek istemediği için… Çıkarını korumak için… Hatasıyla yüzleşemediği için… Kendini olduğundan farklı göstermek için… Bazen de karşısındaki insanın ne bildiğini, ne gördüğünü ve ne yaşadığını küçümsediği için…

Kimi yalan söylerken gözlerini kaçırır, kimi gözünüzün içine baka baka konuşur. Kimi gerçeği saklamak için susar, kimi de ilk yalanını ayakta tutabilmek için üzerine yenilerini ekler. Çünkü yalanın en büyük yükü, yalnızca söylenen ilk söz değil, onu sürdürmek için söylenmek zorunda kalınan diğer yalanlardır.

İnsan bazen başkasını kandırdığını sanır. Oysa zamanla kendi kurduğu hikayenin içinde kaybolur. Bir kez korkusuna yenilen insanla, yalanı yaşam biçimine dönüştüren insanı aynı kefeye koyamayız. Ancak gerçeği bile bile çarpıtmayı alışkanlık haline getiren, kendisini haklı çıkarmak için sürekli başkasını suçlayan ve hiçbir sorumluluk üstlenmeyen insanın meselesi artık bir davranıştan öte, karakter ve vicdan meselesidir.

Gerçeğin inkarı yalanın en acımasız halidir.
Bir de yalanın en yıkıcı boyutu vardır. İnsanın gözünün içine baka baka yaşananları inkar etmek…

Elinde belgen vardır, inkar edilir. Tanığın vardır, görmezden gelinir. Yaşanmışlıkların yok sayılır. Söylenen sözler, yapılan davranışlar ve verilen sözler ortadayken karşındaki insan sanki hiçbir şey olmamış gibi davranır.

O zaman insan yalnızca yalanla değil, kendi hafızasını ve yaşadıklarını savunmakla da mücadele etmek zorunda kalır. Bir insanın acısını, emeğini, gözyaşını ve uğradığı haksızlığı yok saymak ne demektir? Üstelik bütün bunları yapan kişi bir de kendisini haklı göstermeye çalışıyorsa…

İnsanı bazen yapılan haksızlığın kendisinden çok, o haksızlığı yapanın hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmesi yaralar. Bir de üstüne suçluymuş gibi hissettirilmeye çalışılması…

Oysa insanın yaşadıkları, bir başkasının inkarıyla ortadan kalkmaz. Gerçek, birilerinin kabul etmesine bağlı değildir.

İkiyüzlülük, kötülüğün erdeme gösterdiği saygıdır. Çünkü ikiyüzlü insan, doğruluğun değerini bilmediğinden değil, toplumdaki itibarını bildiğinden onu taklit eder. Dürüstlükten, adaletten ve vicdandan söz eder; fakat kendi çıkarı söz konusu olduğunda savunduğu değerleri bir kenara bırakır. Doğruluğu yaşamak yerine, doğruluğun görüntüsünü kullanır.

Ahlak, insanın başkalarına anlattığı doğrulardan değil, kimsenin görmediği yerde yaptığı tercihlerden anlaşılır.

Yalan yalnızca ailede, dostlukta veya ikili ilişkilerde yara açmaz. Ticarette güveni bitirir, siyasette iradeyi yanıltır, hukukta adaleti zedeler, toplumda dayanışmayı ve güven duygusunu aşındırır.

Bir toplumda insanlar birbirinin sözüne inanamaz hale gelmişse orada çok daha derin bir güven krizi vardır. Özellikle kamusal sorumluluk söz konusu olduğunda yalanın bedeli ağırlaşır. Çünkü kandırılan yalnızca bir kişi değil; bir toplumun umutları, beklentileri ve geleceğidir.

Verilen sözler tutulmuyor, gerçekler saklanıyor, hatalar örtbas ediliyorsa bunun adı basit bir hata değildir; güven ve sorumluluk duygusunun tasfiyesidir.

“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” derler. Peki, dokuz köyden kovulan doğruların yerine yalanlar yerleşirse geriye nasıl bir insanlık kalır? Herkesin birbirinden şüphelendiği, kimsenin kimseye inanmadığı, dürüst insanların susturulduğu bir düzen…

Yalanın en ağır bedelini ise çoğu zaman masum insanlar öder. Bir kişinin çıkarı, bir başkasının yıllarını çalabilir. Bir iftira ailenin huzurunu, bir çarpıtma insanın itibarını söndürebilir. Yalanı söyleyen birkaç dakika rahatlar; hedefindeki insan ise yıllarca kendisini ispatlamaya çalışır.

Doğru söz yemin istemez, der atalarımız. Eğri oturup doğru konuşmak gerekir.

Doğruluk her zaman kolay değildir. Bazen insanı yalnız bırakır, bazen çıkar kaybettirir, bazen de kalabalıkların karşısında tek başına bırakır. Fakat insanın başını yastığa koyduğunda kendi vicdanından kaçmak zorunda kalmamasını sağlar.

Güven satın alınmaz. İtibar zorla kazanılmaz. Saygınlık, başkalarının gözünü boyayarak inşa edilmez. Bir insanın sözüne güven kalmadığında, en doğru sözleri bile şüpheyle karşılanır.

Sonuçta yalanın da bir ömrü var. Kimi bir gün, kimi yıllarca saklanabilir. Ama hiçbir yalan gerçeği sonsuza kadar karanlıkta tutamaz.

Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. O mum söndüğünde geriye, kaybedilmiş bir güven ve onarılması güç bir itibar kalır.

Ve belki de insanın kendisine sorması gereken en çetin soru…

Bir gün bütün maskeler düştüğünde, geriye nasıl bir insan kalacak?

Bir insanı, hatta kalabalıkları bir süre yanıltabilirsiniz. Ama hakikatle aranıza sonsuza kadar duvar öremezsiniz.

Çünkü yalan gerçeği değiştiremez; yalnızca söyleyenin karakterini ele verir.

Ve insan, eninde sonunda süslü sözleriyle değil, o sözlerin arkasında bıraktığı enkazla ya da onurla hatırlanır.