Sevgili Okur,

Geçmişte yazdığım köşe yazılarından birinde Arthur Schopenhauer’un akıllı insanın güven içinde yaşamayı tercih ettiğine ilişkin düşüncesine takıldım. Bir kitapta görüp yazmış olmam olası. Bugün bu düşünce üzerinde birlikte kafa yormak istiyorum.

Öncelikle güven içinde yaşamak ne demek? Risk almadan yaşamak mı, yoksa belli kalıplar içerisinde yaşam sürmek mi? Belli kalıplar içerisinde, daha az risk alarak yaşam süren biri neyi başarabilir ve akıl payesinden kendi payına nasıl bir IQ kazanımı sağlayabilir?

Başarı dediğimiz olguda en büyük etken risk almadan sürdürülen istikrarlı bir yaşam mı? Aslında istikrarlı ve tutarlı şekilde yaşamak, güveni ve beraberinde akıllı olmayı getiriyor mu?

Küçük bir araştırma yaptım. Yaklaşık iki milyon yıl önce ortaya çıkan Homo erectus avlanıyor, göç ediyor ve tehlikeler karşısında seçimler yapıyordu. Biz Homo sapiensler ise zamanla riskleri hesaplamayı, olasılıkları değerlendirmeyi öğrendik. Modern risk anlayışının matematiksel temelleri özellikle 17. yüzyılda gelişti.

Demek ki milyonlarca yıldır tehlikelerle uğraşıyoruz. Akıl geliştikçe riskleri hesaplama becerimiz de gelişti.

Peki, daha güvende miyiz?

Günümüze geldiğimiz zaman, bir şekilde çoğumuz kendimizi en akıllısı sanıyoruz gibime geliyor. Küçük işlerde yapılan bir hinlik bile IQ seviyesi kategorisine sokulabiliyor. Hinliğin karşılığı zekâyla eş değer olabiliyor. Peki, karşılığında güven ne derece bu hinlik yolunu takip ediyor?

Bu yola çıkmışken artık günümüzden bir örnek vereyim.

Üç buçuk yıl süren büyük bir kamu projesini geçen hafta teslim ettik. İşin mekanik işlerini yapan taşeron firma iki sene önce iflas etti. Biz, şantiyeye yeni gelen teknik ekibin de gayretiyle işi bitirdik. Hem projemizin devam ettiği kamu kurumuna karşı mahcup olmadık hem de yükleniciye verdiğimiz sözü tuttuk. Sözleşme süresi aslında iki sene önce bitmesine rağmen kendi finansmanımızı sağlayarak işi tamamladık.

İşi bitirdikten sonra yüklenici, “Senden şunu da keseceğiz, bunu da kesebiliriz.” dedi.

Şaşıracak bir durum mu?

Profesyonel yaşama göre şaşırılabilir ama bizim coğrafyada buna şaşıranın aklına şaşarım diyebiliriz.

Şimdi dönelim baştaki soruya.

Sözümüzü tuttuk, istikrarımızı koruduk, işimizi bitirdik. Kendi açımızdan riskleri yönetmeye çalıştık. Peki, bütün bunlar güven içinde olduğumuz anlamına mı geliyor?

Şimdi Schopenhauer, oldu ki yattığı yerden kalksa, karşımıza dikilse ve “Al sana akıl, al sana güven.” dese cevabım nasıl olacak?

Schopenhauer’dan azarımızı da işittikten sonra genele gelmek istiyorum.

Çoğumuzun başına geliyor bunlar. Evinde, altın varaklı kâse içinde havyarını kaşıklayan Homo sapiens, fondaki parasının başına geleni duyunca “Ah be Schopenhauer!” demesin de ne yapsın?

Evet, gelelim kapanışa.

Ben de bu düşünceye ekleme hadsizliğini yaparak yazımı bitirmek istiyorum.

Bence akıllı insan, yalnızca güven içinde yaşamaya çalışan değil, güvenin olmadığı yerde de aklını kullanabilen insandır.

Çünkü istikrarı kendi başımıza sağlayabiliriz ama güveni tek başımıza inşa edemeyiz.

Sağlıcakla.