Sevgili Okur,
Netflix’te Ted Kaczynski’nin hayatını anlatan Unabomber belgeselini seyrettim. Aslında Harvard mezunu bu matematikçiyi daha önce tanımıyordum. Onun hikâyesiyle bu belgesel sayesinde tanıştım.
Kaczynski, 1959–1962 yılları arasında Harvard psikoloğu Henry A. Murray’ın yürüttüğü psikolojik araştırmaya katılıyor. Kısaca Murray deneyi olarak bilinen bu çalışmada, kişilerin stres karşısındaki tepkileri inceleniyor.
Sert tekniklerin kullanıldığı, kişilerin fikirlerinin ve inançlarının yoğun psikolojik baskı altında sorgulandığı, münazaraya dayalı bu deneyde Ted Kaczynski de yer alıyor.
Bu deneylerin sonucunda mı, yoksa kendi öz caniliğinin dışa vurumu mu, tam olarak bilinmez. Sanayi ve teknoloji karşıtı Kaczynski, yıllarca inzivaya çekildiği bir kulübede yaşayarak 1978–1995 yılları arasında bombalı eylemler düzenliyor. Üç kişinin ölümüne ve çok sayıda insanın yaralanmasına sebep oluyor.
Bu konuda yazmama ilham veren ise belgeselde kardeşinin söylediği bir cümle oldu.
Belgeselde avukatlar, Kaczynski’ye neden üç yıl boyunca o deneye direndiğini soruyor. Kaczynski, “Dayanabileceğimi gösterdim. Beni yıkamazlar.” diye cevap veriyor.
Kardeşi ise şöyle söylüyor:
“Belki bazen kırılmak, katılaşmaktan daha iyidir.”
Gerçekten öyle midir peki? Biz hayatta neyin mücadelesini veriyoruz? Hayata karşı en güçlü olduğumuzu mu söylüyoruz?
Hayatın karşısında kendimizi en güçlü hissettiğimiz anlarda, hayata başkaldırıyı düşününce nedense aklıma, dört parmağını dudaklarına götürüp aşağı çekerek çıkardığın o alaycı “pırrt” sesi geliyor.
Nereden aklıma geldiğini bilmediğim bu hareketi bir kenara koyarak genele sormak istiyorum: Sizce kırılmak mı, yoksa katılaşmak mı daha iyidir?
“Her şeyin ortası iyidir.” diyen de çıkacaktır elbette. Ama artık orta direğin bile kalmadığı bir yerde, şimdilik iki şıkkımız olduğunu kabul ederek kendimizi sorgulamak istiyorum.
Meseleyi Kaczynski’den çıkarıp biraz da bize çevirelim.
Etrafımıza şöyle bir bakalım. Dünya ve günümüz Türkiye’si nereye evrildi? Önceden düşüncesi bile hayal olan çekmeceli şeyler, bugün gerçek olarak karşımıza çıkıyor.
Gelinen bu noktada bir kazanım varsa katılaşarak mı elde edildi, yoksa kırılarak ve daha duygusal bir şekilde hayata devam ederek mi?
Bu sorunun cevabını uzağa gitmeden, günlük hayatın içinde de arayabiliriz.
Ata sporumuz trafik kavgalarını düşünelim.
Fondan kurtardığı evinin tapusunu verecek kadar ceza kessen bile milletimiz, sinyal kolundan daha çok sevdiği beyzbol sopasını karşısındakinin pekmezini akıtmak için indiriyor.
Burada, her zaman dediğim gibi, inen her sopa, alınmayan kararlara ve gerçekçi eğitime öncelik vermeyen karar vericilere de yazılmalı.
Neyse, toplumsal mesaj bir yana…
Trafikte bile katılaşmak yerine kırılmayı göze alarak susmak, kişide hangi duyguları tetikler? Sopanın tetikleyeceği sonuçlara tercih edilebilir mi?
Hangi coğrafyanın rüzgârıyla geldiği bilinmez, toplumda kaba kuvvetin adaletten daha çabuk işleyeceğine dair bir kanı var.
Bu kanı durduk yere mi oluştu, yoksa bunun altında da bir Murray deneyi çıkar mı, kim bilir?
Düşüncem şu: Hangi perspektiften bakarsak bakalım, katılaşarak bu dünyayı daha iyi bir yer hâline getirebildiğimiz yok.
Peki kırılmayı göze alıp duygularımızı biraz daha koruyabilsek ne olur? Onu da tam olarak bilmiyoruz.
Ancak ikisi arasında bir tercih yapmam gerekirse insanlığın duyusal ve duygusal yönden gelişmesinin daha doğru olduğunu düşünüyorum.
Dünya katılık ve onun türevleri sayesinde gelişti diyenlere inat.
Belki de mesele, hayatın karşısında ne kadar dayanabildiğimiz değildir. Bazen asıl güç, kırılmayı göze alırken başkalarını kırmamayı başarabilmektir.
Sağlıcakla.