Yıllar yılı Ankara’nın meydanlarında, Meclis kürsülerinde ve seçim otobüslerinin üzerinde Avrupa Birliği masalları dinledik. Kopenhag Kriterlerini Ankara kriterleri yaparız diyenleri, gündüz vakti havai fişek fırlatarak zafer turu atanları, AB’ye tam üyelik tabelasını iç siyasette kaldıraç olarak kullananları gördük. O günlerde çizilen pembe tabloların, vaat edilen refahın ve evrensel hukuk standartlarının bugün geldiği yer, Brüksel’den sızan son resmi raporla birlikte bütün çıplaklığıyla yüzümüze çarptı.

Avrupa Birliği, Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte genişleme politikasını kökten değiştirdi ve yeni bir kademeli entegrasyon modeline geçti. Artık iç pazara doğrudan erişim, ucuz mali fonlar ve vizesiz dolaşım gibi en temel haklar, doğrudan ortak güvenlik politikasına tam sadakat ve demokratik standartlara koşulsuz uyum şartına bağlandı. Peki bu yeni kural kitabında Türkiye nerede yer aldı dersiniz? Gürcistan ve Sırbistan ile birlikte bekleme listesinin en sonunda. Üstelik raporda dış politika uyum seviyesi çok düşük olarak nitelendirilen tek aday ülke olarak tescillendik.

İçeride kitlelere dünya liderliği, oyun kurucu diplomasisi ve dengeli dış politika masalları anlatanların kurduğu yapı, uluslararası masada yaptırımları delen, demokratik kriterleri rafa kaldıran ve güvenilmez bir ortak kategorisine indirgendi. Avrupa başkentleri için Türkiye artık sadece sığınmacı dalgasını sınırında tutan bir güvenlik tamponu, Asya’dan gelen malların geçtiği bir lojistik koridordan ibaret. İş refaha, hukuka, ortak pazara ve serbest dolaşıma gelince kapılar yüzümüze sertçe çarpılıyor; Türkiye bekleme salonunun en arka sırasına, kağıt üstündeki adayların yanına itiliyor.

Mesele diplomatik bir metindeki soğuk ibarelerden ibaret değil; bu savrulmanın doğrudan sokaktaki insana, üreticiye ve gençlere kesilen ağır bir faturası var. Bugün Avrupa kapılarında vize randevusu bulabilmek için aylarca çırpınan, cebindeki harç parasını peşinen yakıp konsolosluk önlerinde haysiyet kırıcı muamelelere maruz kalan yurttaşın yaşadığı çilenin sebebi bu dış politika enkazıdır. Kendi fabrikasında ürettiği malı Avrupa iç pazarına engelsiz sokamayan, Gümrük Birliği güncellenmediği için rekabet gücünü kaybeden sanayicinin ödediği bedel işte bu tercihlerden kaynaklanıyor.

Hukukun üstünlüğünü ve denetimi keyfi yöntemlerle rafa kaldıranlar, içeride hamaset nutuklarıyla günü kurtarsa da dışarıda ülkeyi üçüncü dünya ligine mahkum ediyor. Kendi vatandaşına pasaportunu bir yük haline getiren, sanayicisine ucuz finansman kapılarını kapatan ve yarım asırlık batı çıpasını Gürcistan’la aynı sıraya düşüren bir yönetim anlayışından başarı çıkmaz. Masanın başköşesinde oturmak kuru gürültüyle değil; hukukla, güvenle ve kurallara bağlı bir devlet aklıyla mümkündür. Gerisi sadece kapı önünde bekletilen bir yalnızlıktan ibarettir.