Türkiye’de neredeyse her gün bir kadın cinayeti haberiyle uyanıyoruz. Kimi evinde, kimi sokakta, kimi işyerinde, kimi de ayrılmak istediği erkeğin kurşunuyla hayata veda ediyor. Arkalarında gözü yaşlı çocuklar, anneler, babalar ve yarım kalmış hayatlar bırakıyorlar.

Bir süre haber bültenlerinde yer alıyor, birkaç gün konuşuyor, ardından başka bir gündemin peşine takılıyoruz. Oysa öldürülen her kadınla birlikte yalnızca bir insanın yaşamı son bulmuyor; bir ailenin geleceği kararıyor, çocukların hayatı altüst oluyor, toplumun vicdanı biraz daha yaralanıyor.

Peki, bu ülkede kadınlar neden öldürülüyor? Daha da önemlisi, kadın cinayetleri neden önlenemiyor?

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun 2026 yılının ilk altı ayına ilişkin raporuna göre 150 kadın erkekler tarafından öldürülmüş, 151 kadının ölümü ise şüpheli olarak kayıtlara geçmiş. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonunun Eylül 2026 raporunda ise 27 kadın cinayeti ve 7 şüpheli kadın ölümü bulunuyor.

Bu rakamlar, önümüzdeki tablonun ne kadar ağır olduğunu göstermeye yetiyor. Üstelik bunlar yalnızca kayıtlara geçebilen olaylar. Her rakamın arkasında bir hayat, bir aile ve cevapsız kalan sorular var.

Cinayetlerin gerçekleştiği yerlere baktığımızda daha da düşündürücü bir gerçekle karşılaşıyoruz. Kadınlar çoğu zaman sokakta, tanımadıkları insanların saldırısına uğramıyor. Kendi evlerinde, aynı hayatı paylaştıkları veya geçmişte birlikte oldukları erkekler tarafından öldürülüyor.

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonunun Eylül ayı raporuna göre öldürülen kadınların yüzde 70,6’sı kendi evlerinde hayatını kaybetmiş. Bir insanın kendisini en güvende hissetmesi gereken ev, nasıl oluyor da ölüm mekânına dönüşüyor?

Üstelik bu cinayetlerin önemli bir bölümünde fail, kadının eşi, eski eşi, sevgilisi veya aile çevresinden bir erkek. Kadının boşanmak istemesi, ilişkiyi bitirmesi, kendi hayatıyla ilgili kararlar alması, kimi erkekler tarafından kabul edilemeyen bir durum olarak görülüyor.
İstanbul Planlama Ajansı’nın yaptığı araştırmada ise ortaya çıkan veriler çok daha vahim. Akşam dışarıda yürürken kendini güvende hissetmeyen kadınların oranı yüzde 75.2 olurken, gündüz bile dışarıda yürürken kendini güvende hissetmeyen kadınların oranı yüzde 43.2’ye ulaşmış durumda. Kadınların yüzde 41 ise günlük yaşamlarında yapmak istediği aktivitelere yapamıyor.

Burada karşımıza çıkan asıl sorun, kadını kendisine ait bir birey olarak değil, üzerinde söz sahibi olunabilecek bir varlık olarak gören anlayış oluyor. Kadının yaşam hakkı, erkeğin öfkesine, kıskançlığına, ekonomik gücüne veya kişisel kararlarına bırakılamaz ve hiçbir gerekçe bir kadının öldürülmesini mazur gösteremez. Ayrıca; kadın cinayetlerini yalnızca bireysel suçlar olarak değerlendirmek, sorunun gerçek boyutunu görmezden gelmektir.

Elbette cinayeti işleyen kişi birincil derecede suçludur. Ancak daha önce şiddet gördüğü bilinen, tehdit edilen, defalarca şikâyette bulunan veya koruma talep eden bir kadın öldürülüyorsa burada kamu kurumlarının sorumluluğunu da sorgulamak gerekmez mi?
6284 sayılı Kanun, kadına yönelik şiddetin önlenmesi ve şiddet mağdurlarının korunması amacıyla önemli düzenlemeler getiriyor. Ancak kanunun varlığı tek başına yeterli olmuyor.

Nitekim; İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, Türkiye’nin kadına yönelik şiddetle mücadele politikaları açısından önemli bir tartışma yaratmıştır. Kadınların yaşam hakkını korumaya yönelik uluslararası yükümlülükler ve mevcut yasaların etkin uygulanması, siyasi tercihlerden bağımsız olarak ele alınmalıdır.

Devletin görevi yalnızca suç işlendikten sonra adaleti sağlamaya çalışmak değildir. Kadına yönelik şiddetin önlenmesinde hukuk kadar toplumsal anlayışın da önemi var. Kadını aşağılayan, erkeğin üstünlüğünü doğal kabul eden, şiddeti kimi zaman aile meselesi olarak görüp görmezden gelen bir anlayışla mücadele etmeden bu sorunu çözmek mümkün değildir.

Bir de cezasızlık algısı var. İşlenen suçların karşılığının mutlaka ve zamanında verilmesi, adaletin caydırıcılığı açısından hayati önem taşıyor. Kadın cinayetlerinde iyi hâl veya haksız tahrik gibi indirimlerin hangi koşullarda uygulandığı da toplum vicdanında ciddi tartışmalara yol açıyor.

Adalet, yalnızca suç işlendikten sonra verilen bir ceza değildir. Aynı zamanda suçun işlenmesini önleyen, yurttaşa güven veren ve yaşam hakkını koruyan bir sistemdir. Kadın cinayetleri siyasi tartışmaların, günlük polemiklerin veya dönemsel açıklamaların konusu olmaktan çıkarılmalıdır. Çünkü bir ülkede kadınlar yaşamaktan korkuyorsa, o ülkede yalnızca kadınların değil, toplumun tamamının güvenliği tehlikededir.

Özetle; Her kadın cinayetinden sonra birkaç açıklama yapılıyor, kınama mesajları yayımlanıyor, sorumluların cezalandırılacağı söyleniyor. Sonra hayat devam ediyor. Bir başka kadın öldürülüyor, bir başka ailenin ocağına ateş düşüyor. Artık bu döngüyü kırmak gerekiyor.

Kadınların yaşama hakkı bir lütuf değil, en temel insan hakkıdır. Bu hakkı korumak da devletin ve toplumun ortak sorumluluğudur. Bir ülkede kadınlar öldürülüyor, çocuklar annesiz kalıyor, faillerin önüne geçilemiyor ve bütün bunlar sıradan haberler hâline geliyorsa burada ciddi bir toplumsal ve yönetsel sorun var demektir.

Unutmayalım; öldürülen her kadın, önlenemeyen bir şiddetin, yerine getirilemeyen bir sorumluluğun ve kaybedilen bir hayatın adıdır. Kadınlar yaşamak istiyor. Daha kaç kadının ölmesi gerekiyor?