Emeklilere müjde diye duyurulan vaatlerin netleşmesi zamana bırakılırken, gündemde olan üç ana başlığın iyileştirmeden öte, muhtemel bir erken seçim için şimdiden “erken seçim hesaplarıyla ilişkilendiriliyor” olduğu tartışılıyor.

Konuya ilişkin tek resmi açıklamanın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "Yıl sonuna kadar iyileştirme yapacağız" sözleri an itibariyle bir nabız yoklamadan öte anlam taşımıyor.

Gündemdeki seçeneklerden biri, emeklilerin ocak ayında alacağı zammın yaklaşık yüzde 10 seviyesinde olması beklenirken bu artışa ek olarak 10 ila 20 puan arasında refah payı verilmesi seçeneği ilk sırada değerlendiriliyor. Buna ek olarak “kademeli aylık artışı” ile 65 yaşın altındaki emeklilere daha az zamla “65 yaşın altındaki emeklilere daha düşük zam uygulanarak emeklilik sonrasında da çalışma hayatında kalmaları teşvik edilmek isteniyor” düzeni yaratılmak isteniyor.

Bunun için de “vatandaşlık maaşı denilerek” tanıtılmak istenen “Gelir Tamamlayıcı Aile Destek Sistemi” (GETAD) kapsamında bölgesel olarak emeklilerin yaşı ve prim gün sayısına göre bir çalışma yapılacağı iddia ediliyor.

Sayıları 18 milyona yaklaşan emekli, dul ve yetimi aylığı alanların sefalet düzeyinde aylıklarla yaşam mücadelesi verirken iktidar, emekliyi yoksullaştırdığını adeta kabul ediyor. Çünkü hangi seçenek uygulanmaya konursa konsun, emekliler “asgari emekli maaşında” birleştirilecek. Bugün sayıları 5.5 milyonu bulan asgari emekli maaşı alanların sayısı, yapılan hesaplamalarla yedi milyonu aşacağı ifade ediliyor.

Çünkü emeklilik bir yardım veya sosyal destek meselesi değildir. Çalışma hayatı boyunca ödenen primlerin karşılığında kazanılmış bir haktır. Yapılmak istenenin, zaten bozuk olan emeklilik sistemini daha da bozacağını söylemek elbette bir kehanet olmayacaktır.

Evet; açıklamalar emekli yoksulluğu ile mücadeleyi içermiyor. Onurlu bir dinlenme dönemi olması gereken emeklilik çağında milyonlar, açlık sınırını görmeyen aylıklara mahkûm. Emekliler en düşük emekli aylığı olan 23 bin 552 lira ile yaşarken, bu tutara yapılacak yüzde 10'luk enflasyon zammı aylığı ancak 25 bin 907 lira seviyesine yükseltiyor. Bunun üstüne de 10 puanlık refah payı aylığı 28 bin 262 lira, 15 puanlık refah payı ise 29 bin 440 lira düzeyine ancak getirebiliyor. Oysa, Türk-İş geçtiğimiz günlerde yaptığı ekim ayı verilerini kapsayan hesaplamayla açlık sınırını 39 bin 853 lira, yoksulluk sınırı ise 126 bin 821 lira olarak açıkladı.

Ülkemizde 77 aydır yaşanan yüksek bir gıda enflasyonu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) hesaplamalarına rağmen karşı ülkemizde açıklananın çok üstünde bir enflasyon oranı yaşıyoruz. Bunun en bariz örneğini de markette, çarşıda, pazarda canlı olarak görüyoruz.

Pazar tezgahlarını, market vitrinlerini sanat galerisinde tablo seyreder gibi gezen vatandaşlarımıza yapılan bu hesaplamalar asla tatminkar gelmiyor. Çünkü, yaşadıkları hayatın ağırlığını her geçen gün biraz daha fazla hissediyorlar.

Evine kırmızı eti bırakın, bir parça tavuk eti bile sokamayan, yıllardır kaliteli bir beyaz peyniri ağızına koyamayanlara yapılacak yüzde 10’lik enflasyon farkı, yüzde 10’luk iyileştirme zammının hiçbir anlamı yok!

Bir çocuğunun okul beslenme çantasının ayda iki bin beş yüz liraya dolduğunu bu hesapları yapanların bilmiyor olmaları mümkün mü?

Elbette onlar da en az bizler kadar onlarda ülkeden yaşananların farkındalar. Torununa bayramda harçlık koyamayan, torunları gelecek diye kahvehane köşelerine sığınan emeklilerin çektikleri sıkıntıları anlatmaya kelimeler yetersiz kalıyor.

Özetle;

Bugün ülkemizin çok çabuk bir şekilde bir “sosyal güvenlik reformuna” ihtiyacı var. İnanın bundan 20 yıl önceki sosyal güvenlik sistemi bugünkünden çok daha iyiydi. Herkes emekli olunca ne kadar ikramiye, ne kadar maaş bağlanacağını bilirdi.

Emeklilerimiz, iki binden önce, iki binden sonra, yok iki bin sekizde olmak üzere sayısını bile unuttuğumuz bir sınıflandırmaya tabi tutulunca dengeler bozulmaya başlandı. Emeklilik maaşı bağlanma oranları yıllar itibariyle değiştirildi. Emeklilik öncesi ödenen primlerin, çalışma gün ve sayısının bir anlamı kalmadı.

Yaşadıklarımız, tamamen günü kurtarma politikalarının, birike birike bugünlere getirdiği sıkıntıların toplam faturasıdır. Bu faturanın nasıl ödeneceğini elbette ki bizi yönetenler daha iyi bilecektir.

Unutmayalım ki, bugün emeklilerimiz devletten alacaklıdır. Emeklilerin devletten alacaklı olması, yalnızca geçmişte ödedikleri primlerin karşılığını istemeleri değildir. Aynı zamanda yıllarca çalışmış, üretmiş, vergi ödemiş ve ülkenin kalkınmasına katkıda bulunmuş insanların insanca yaşama hakkıdır. Emekliler, devletten sadaka istemiyor. Yıllarca çalışarak, üreterek ve pirim ödeyerek hak ettikleri bir yaşam istiyor.