H. Cengiz TÜRKSOY
Son zamanlarda iktidar partisine doğru yelken açan çokça belediye başkanı hakkında yapılan öfkeli değerlendirmeleri ilgiyle izliyorum.

Konuyu tartışanlar, parti değiştiren başkanın eski partisini destekleyenlerce seçildiğini varsayıyor ve başka partiye geçerek “ihanet ettiği” seçmenlerinin
oyunu yeni partisine taşıdığını savunuyorlar. Buna hakkı olmadığını düşünenlerin çoğu, “parti değiştiren başkanın başkanlıktan da istifa etmesi gerektiğini” söylüyor.

Ben konuya başka yönden bakıyorum.

Söylenenler ve dayanakları, milletvekilliği için “bir ölçüde” geçerli olsa da parti değiştiren belediye başkanlarına yönelik bu söylemleri ben çok yüzeysel ve basmakalıp buluyorum.

Bu tür değerlendirmeler, çağdaş demokrasiyle, yerellikle, yerinden yönetimle yakından/uzaktan ilgisi olmayan ülkemizdeki “kurulu düzeni” mutlak bir gerçeklikmiş gibi kabul eden anlayışların sonucudur. Seçildiği zaman üyesi olduğu partiden ayrılıp bir başka partiye geçen belediye başkanı “kimliği ve kişiliğiyle yalnızca kendisini” yeni partisine taşır. Kimsenin oyunu yeni partisine götürmez.

Milletvekilliği için durum çok başkadır. Ülkemizdeki seçme, seçilme düzeninin nesnesi olarak seçilen 600 milletvekili vardır. Milletvekili seçilmek için “kişinin bilgi birikimi, uzmanlığı, çapı, zaafları, korkuları, endişeleri, dünya görüşü, karakteri, ahlaki değerleri vs.” her neyse, bunlar belirleyici değildir. Ancak, bir kişinin partisinin seçimlerdeki aday listesinde yer bulabilmesi için “parti yönetimine aidiyeti” birincil önemdedir.

Hukukumuza göre milletvekili, yalnızca seçildiği bölgede yaşayanların değil, adı gibi, “milletin vekilidir” ama parlamentoda milletten çok partisini temsil eder. Seçim hukuku da buna göre düzenlenmiştir. Özellikle kalabalık kentlerde seçmenin büyük çoğunluğu, partilerin yönetimlerince hazırlanmış, kimlik ve kişilikleri hakkında bilgi sahibi olmadığı insanlardan oluşan listelerden birisi için oy kullanır. Seçmenin seçtiği, kişi değil partidir.

Siz hiç tanımadığınız birine vekalet vermezsiniz, değil mi? Oysa onlarca yıldır, her milletvekili genel seçimlerinde, kendimize yakın bulduğumuz partiye oy verirken, aslında hiç tanımadığımız insanları “vekilimiz” yapıyoruz. Partisinden ayrılan milletvekilinin görevden de ayrılmasını savunmanın bu nedenle kabul edilebilir bir mantığı vardır.

Belediye başkanlığı milletvekilliği gibi düşünülemez. Başkan, kentlilerin ne vekili ne temsilcisidir. Kente ve kentlilere ilişkin görevleri özel bir yasa ile tanımlanan belediyenin geniş yetkilerle donatılmış en üstteki yöneticisidir. Onlar da üyesi oldukları parti tarafından aday gösterilir ama yereldeki bu en önemli kamu kurumunu eksiksiz ve kusursuz biçimde yöneteceği umuduyla, kentli seçmen çoğunluğunun “görevlendirdiği” kişidir.

Belediye başkanı, hangi partiye üye olursa olsun, görevde kaldığı sürece yalnız kendisini seçenler değil; zenginiyle, yoksuluyla her kesimden ve her yöreden kentliler için hiçbir ayrım gözetmeden çalışmak durumundadır.

Kentli seçmenin önemli bir bölümü, yaptıkları nesnel analizler sonucunda karar veriyor olmasa da ve çoğu zaman kendi siyasi aidiyetlerine bağlı kalsa da belediye başkanlığı seçimlerinde “kent yönetimi için görevlendirme yaptığının” bilinciyle oy kullanır. Görevlendirdiği kişiden, “hem kentin geleceğine hem kent yaşamına ilişkin” ve kendince çeşitli beklentileri vardır.

Kentliler arasındaki; kentle bütünleşmiş, kent kültürüyle donanmış daha küçük bir kesim ise, yerel seçimlerde öncelikle belediyeden beklentilerini düşünür. Başkan adaylarının partisi kadar, seçildiğinde belediyenin nasıl çalışacağını; seçim öncesindeki vaatlerin akılcılığını ve ne ölçüde gerçekleşebilir olduğunu, bunların nasıl, hangi kalitede ve ne amaçla yapılacağını, nelerin öne çıkacağını önemser; öğrenmeye, anlamaya çalışır. Bu dönemde kentin, özlemini duyduğu yaşama ne kadar yaklaşacağını kestirmeye çalışır ve seçimdeki tercihini bu değerlendirmeyle vardığı sonuç belirler.

Kısacası; iki kesimdekiler için de belediye başkanının “kenti ve kent yönetimini algılayışı, kent yaşamına bakışı, bilgi birikimi, uzmanlığı, dünya görüşü, karakteri, zaafları, endişeleri, ahlaki değerleri vs.” siyasi aidiyetinden daha önemlidir. Çünkü yerel seçimde, siyasi partiler kadar başkan adayları yarışır.
***
BELEDİYE BAŞKANI KENTE VE KENDİSİNİ SEÇEN/SEÇMEYEN HER KENTLİYE KARŞI SORUMLUDUR.

Seçilen belediye başkanı, göreve başladıktan sonraki kısa süre içinde öncelikle;

  • Kendisine; bilimden, uzmanlıktan, hukuktan, adaletten yana konum belirlemeli,
  • Görevini devredeceği gün için kentin geleceğine ilişkin kendisine hedef koymalı,
  • Belediyenin her yatırımını, kentin yakın ve uzak geleceğini gözeten bir plan disiplini içinde ele almalı,
  • Tüm hemşerilerine eşit uzaklıkta olduğunu göstermeli,
  • Belediyedeki tüm iş ve işlemlerin saydamlık içinde yürütüleceği bir yapılanma kurmalı,
  • Akılcı ve yapıcı eleştiri, uyarı ve önerilere açık olmalı,
  • “Halkın belediyesini” oluşturma yolunda olduğunu göstermeli,
  • En yakın çalışma arkadaşlarını da bunlara göre seçmelidir.

Bunlar, belediye başkanının hiçbir koşulda ödün vermeyeceği, kente ve kentliye karşı başlıca sorumluluklarıdır.

Bu anlayışı görev dönemi boyunca sürdüren belediye başkanı, fanatik siyasi karşıtları dışındaki tüm kentlilerin gönlünde yer edinecektir.

Bu başkanın hangi partinin üyesi olduğunun bir önemi var mı? Böyle bir başkan “bir nedenle” partisinden ayrıldığında neden başkanlığı da bıraksın?

Kimi başkanlar, bu anlayışın yakınına bile yaklaşmazlar. Kenti “yoksulluğun, zorbalığın, hukuksuzluğun ve karmaşanın mekânı” haline getiren “kurulu düzendeki” onlarca yıllık ihmallerin ürünü olan ve kent yaşamındaki bütün sorunların temelinde yatan;

  • Denetimsiz ve plansız büyümeyi,
  • Yoksulluk ve sefalet mahallelerini,
  • Yasa ve hukuk tanımazlığı, başıbozukluğu,
  • Günlük yaşamdaki karmaşayı,
  • Ulaşım ve altyapı yetersizliklerini,
  • Kirliliği,
  • Tümüyle kaçak yapılardan oluşan kent parçalarının varlığını… Umursamazlar.

Üstelik, “kendilerini de var eden düzene” ayak uydurarak, seçmenin emanet ettiği karar verme erkiyle, başına geçtikleri kaynakları ağırlıklı biçimde yakın buldukları insanların yararına kullanırlar. Yaptıklarının ya da yapmadıklarının sorumluluğunu şuna buna yükleyerek eleştirileri savuşturmaya çalışırlar. Dönemlerinde, gerçek ya da değil, pek çok yolsuzluk, kayırmacılık ve iş bilmezlik dedikoduları kulaktan kulağa kentte yayılır. Onların hangi partiden olduğunun ne önemi var? Nereden nereye giderse gitsinler, onları hangi seçmen izler?

Bir de belediyeyi sıradan bir “devlet dairesi”, kendisini de o dairenin amiri olarak gören başkanlar vardır. Günlük işlerle uğraşarak zaman geçirir, dönemlerini öyle tamamlarlar. Onlar parti değiştirdiğinde kaç kentli arkasına takılır?
***
Kent yönetimi ciddi bir iştir; bilimsel bilgiye, deneyime, yeteneğe, uzmanlığa ve insana saygı gerektirir.

Kentte yapılacak yatırımlara ilişkin kararlar başkanın ve onu etkileyenlerin öznel istek, niyet, heves ve yaygaralarıyla alınmaz. Çünkü bu kararlar kentin ve kentlilerin geleceğini etkiler. Kente ilişkin, özellikle geri dönülmezliği olan, “mantıklı görünen ama bilim ve akıl dışı” yatırım kararları “günü kurtarma” anlayışıyla verilmez. Sorun çözdüğü sanılarak böyle alınan kararlarla yapılan birçok uygulama, var olan sorunlara yenilerini ekleyebileceği gibi, gelecekte altından kalkılması çok daha güç başka sorunların kaynağı olabilir.

Abartılı, kentin gerçeklikleriyle uyumsuz, kişisel heves ya da gayretkeşlik gösterisi uydurma projelerle, kulağa hoş gelen boş laflarla, kentin zenginliklerini yandaş ve yakınlara dağıtma anlayışıyla yönetilecek bir belediyenin, bırakın kentlileri arzuladıkları kent yaşamına kavuşturmayı, mevcudu koruması bile mümkün değildir.

İşte kente ve kentliye karşı ihanet budur.

Nedense, eski ya da yeni partisinden kimse, kente ve kentliye karşı sorumluluklarını yalnızca seçim zamanlarında anımsayan böyle başkanları asla ihanetle suçlamaz. İlginç değil mi?