İnsanoğlunun en büyük tesellisi de, belki de en ağır laneti de geleceğin kalın bir sis perdesinin arkasında saklı durmasıdır. Bir sonraki adımın bizi hangi çıkmaza sürükleyeceğini bilmeden, her yeni günün kapısını büyük bir iştahla açarız. Adına ilerleme deriz, modernleşme deriz, hayatın kaçınılmaz akışı deriz. Oysa bugün durup ardımızda bıraktığımız o koca enkazın tozuna dumanına baktığımızda, içimizdeki o sinsi soru gelip boğazımıza düğümleniyor: Yıllar sonra dünyamızın, hayatlarımızın ve ruhlarımızın ne hale geleceğini en başından bilebilseydik, gerçekten yapar mıydık tüm bu yaptıklarımızı?
O pırıl pırıl, floresan ışıklı, binbir çeşit ambalajın yan yana dizildiği devasa süpermarketlerin kapısından ilk kez içeri adım attığımız o günü hatırlayın. Kendimizi birdenbire çağ atlamış gibi hissetmiştik. O rafların, o parlak paketlerin, o soğuk ve ruhsuz sepetlerin; mahallenin bakkalını, sabah selamıyla girdiğimiz kasabını, domatesin en irisini torbamıza koyan manavını ve sokağın köşesinden mahalleye sıcacık buğusu yayılan fırınını birer birer yutacağını bilseydik, yapar mıydık ilk alışverişimizi oradan? Veresiye defterine sadece borcumuzu değil, derdimizi, kederimizi, insaniyetimizi yazdırdığımız o küçük dükkanları, üç kuruşluk parlak ambalajlara böylesine kolayca feda eder miydik?
Peki ya o kalabalıklar içinde yapayalnız kalacağımızı, devasa apartman bloklarında bir başımıza gömüleceğimizi bilseydik; asansörde gözlerini kaçıran, sabah kapıda karşılaştığında bir baş selamını bile esirgeyen yabancılara dönüşeceğimizi görseydik, keser miydik komşularımızla o içten merhabayı? Bir fincan kahve için çat kapı çaldığımız kapıları, duvar gibi suratlara tercih eder miydik? Akşam serinliğinde kapı önlerine atılan sandalyelerde yapılan o derin sohbetleri, balkonlarda demlenen dostlukları, birbirimizin acısına ve sevincine ortak olma telaşını bu kadar kolay terk eder miydik?
Evlerimizin baş köşesine bir truva atı gibi yerleştirdiğimiz o renkli kutuların, televizyonların, ardından hayatımızın her bir zerresini ele geçiren o dipsiz internet kuyusunun bizi birbirimizden böylesine koparacağını bilseydik, yine de tanımak ister miydik onları? Akşamları sofranın etrafında toplanıp yüz yüze bakan, birbirinin gözünün içine konuşan ailelerin yerini, herkesin kendi köşesinde ışıklı bir cama kilitlendiği dilsiz bedenler alacaktı. Bizi dünyaya bağlayacağını sandığımız o ağların, aslında bizi kendi evimizin içindeki insanlara bile fersah fersah yabancılaştıracağını görseydik, bu kadar hevesle basar mıydık o açma düğmelerine?
Cebimize ilk giren o cep telefonuna bir zafer kazanmış gibi sevinmiştik. Herkes her an bize ulaşabilecekti, dünya avucumuzun içindeydi. Ne büyük bir yanılgı. Meğer o küçük aletler cebimize girdiği gün, ruhumuzun en kıymetli hazinesini, dinginliğimizi ve özgürlüğümüzü rehin almışız. Bizi zamandan ve mekandan koparan, her anımızı bir gözetleme kulesinin altına seren o cihazlara sevinmek yerine, belki de hayatımıza soktuğumuz en sinsi esarete ağlamamız gerekirdi.
En can alıcı soru ise insanın kendi yüreğinin mahzeninde saklı. Otuz yıl sonra nasıl bir evliliğin, hangi kırgınlıkların, hangi yıpranmış ve yorulmuş bağların içinde nefes almaya çalışacağımızı en baştan bilseydik; yine de aynı kör tutkuyla aşık olur muyduk o insanlara? Bir tebessümü için dünyayı karşımıza alacağımız o yüzlerin, yıllar içinde yabancı birer gölgeye dönüşeceğini görseydik, yine de koşar mıydık peşlerinden soluk soluğa? Uykusuz gecelerde, gözlerimizi tavana dikip onlar için kurduğumuz o masalsı hayalleri kurmaya devam eder miydik? Yoksa daha ilk adımda durup, o yangının bizi kül edeceğini bilerek geri mi çekilirdik?
Hayat, bedelini peşin ödemediğimiz ama faturası sonradan en ağır biçimde önümüze konan uzun bir aldanışlar silsilesi gibi duruyor. İlerlediğimizi sandıkça eksildik; zenginleştiğimizi düşündükçe çoraklaştık; bağlandığımızı iddia ettikçe derin bir kimsesizliğe savrulduk. Eğer o sonu görebilseydik, belki de tarihin ve kendi hayatımızın akışını durdurmak için var gücümüzle haykırırdık. Ama insan böyle bir varlık işte; kendi elleriyle ördüğü yalnızlık kalesine çekilip, kaybettiği sıcaklığın yasını tutmaktan başka bir şey gelmiyor elinden.