Doksanlı yılların o fırtınalı, yüksek faizli ve enflasyonun hayatı mengene gibi sıktığı günlerinde, büyük bir kamu bankasında yöneticilik yaparken aynı zamanda yatırım danışmanlığı yürütüyordum. O yıllar, krizlerin sokak sokak, dükkan dükkan nasıl yaklaştığını kokusundan anlama okuluydu benim için. Masamıza gelen sanayicinin, atölye sahibinin, ticaret erbabının gözünün içine baktığınızda; getirdiği bilançonun rakamlarından önce yüzündeki çizgilerden ekonominin nereye gittiğini görürdünüz. Bir işletme bankaya gelip de yeni bir torna tezgahı, modern bir dokuma makinesi ya da kapasite artırımı için kredi istiyorsa memleketin çarkları dönüyor demekti. Ama ne zaman ki o koca koca fabrikaların sahipleri, elindeki binayı, arsayı teminat gösterip sadece günü kurtaracak nakit para için kapıyı çalsa, bilirdik ki fırtına kapıdadır.
Bugün Türkiye’nin tepe yönetiminde pembe tablolar çizenler, Londra ve New York koridorlarında rasyonel zemine bastık masalları anlatanlar ne derse desin, o doksanlı yılların acı kokusu yeniden havaya karışmış durumda. Üstelik bu kez alarmı içerideki bir muhalif ses değil, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch’in son yayınladığı Türkiye raporu veriyor.
Kurum, Türkiye’de finansal kiralama ve faktoring sektörlerine yönelik açık bir risk uyarısı yayımladı. İlk bakışta kulağa soğuk ve karmaşık gelen bu iki sektör, aslında Türkiye’de üretimin, sanayinin ve küçük esnafın can damarıdır. Bankaların kredi musluklarını sonuna kadar kıstığı, faizlerin tavan yaptığı bir düzende, sanayici elindeki faturayı kırdırıp işçisine maaş ödeyebilmek ya da makinesini kiralayıp çarkı çevirebilmek için bu kapılara koşar. Fitch’in raporunda geçen bir oran var ki, insanın içini cız ettirecek türden: Finansal kiralama işlemlerinin neredeyse yüzde kırkı sat ve geri kirala yöntemine dönmüş durumda.
Bunun sokaktaki, fabrikadaki yalın karşılığı nedir bilir misiniz? Sanayici artık geleceğe inanıp yeni bir üretim bandı kurmuyor. Üzerinde çalıştığı fabrikayı, alın teriyle diktiği binayı finans şirketine satıyor; sonra da dün sahibi olduğu o mülke kiracı olarak oturup cebine koyduğu üç kuruşla elektrik faturasını, hammadde borcunu kapatmaya çalışıyor. Kendi evini tefeciye satıp sonra o evde kiracı kalan çaresiz bir aile reisi neyse, bugün Türk sanayisinin önemli bir kısmı aynı girdabın içinde çırpınıyor. Kendi çatısının altında kiracı haline gelmiş bir üretim yapısından başarı hikayesi çıkarmaya çalışmak, göz boyamaktan başka bir şey değildir.
Mesele sadece sanayicinin çatısıyla da sınırlı kalmıyor. Raporda faktoring şirketlerinin kar marjlarının hızla eridiği, şirketlerin borç yükünün taşınamaz boyutlara ulaştığı ve batık kredi riskinin kapıya dayandığı açıkça yazıyor. Malını satan esnaf faturasını tahsil edemiyor, vadeler uzadıkça uzuyor, yüksek faiz borçlanan herkesi canlı canlı yutuyor. Doksanlı yıllarda biz buna sermayenin erimesi derdik. Şimdi cilalı kelimelerle, dezenflasyon süreci kılıfıyla örtülmeye çalışılan gerçek, Anadolu’daki yüz binlerce KOBİ’nin, küçük atölyenin can çekiştiğidir.
Fabrikanın çatısını rehin veren patronun ertesi gün işçisine zam yapamayacağı, biraz daha sıkışınca vardiyaları azaltıp insanları kapının önüne koyacağı gün gibi ortadadır. Yani o uluslararası raporlarda geçen birkaç satırlık uyarı, yarın sabah çocuğuna harçlık veremeyen babanın, evine ekmek götüremeyen işçinin, kepengini sessizce indiren dükkan sahibinin çaresizliğidir.
Ekonomi yönetimi rakamları ne kadar eğip bükse de hayatın matematiği asla yalan söylemez. Çarklar yatırım için değil, sadece borcun faizini ödemek için dönüyorsa; üretici mal üretemez, tüccar mal satamaz hale gelmişse orada rasyonellikten değil, ağır bir yıkımdan bahsedilir. Ankara’nın klimalı odalarında oturup başarı naraları atanlar, gidip organize sanayi bölgelerinde dün kendi mülkü olan fabrikada bugün kiracı olarak oturan o mahcup üreticinin yüzüne baksınlar. Hakikatin en çıplak hali o yüzlerde yazıyor.