On yaşımdan bu yana dergilerde, gazetelerde sayısız köşe yazısı okudum. Kimi sabun köpüğü gibidir; okuduğunuz anda hoşunuza gider, sonra bir rüzgâr eser ve aklınızdan uçup gider. Kimileri ise yıllar geçse de zihninizin bir köşesine mıh gibi çakılır. Zaman değişir, gündem değişir, ama o yazıların anlattıkları eskimez.

Sevgili eşim Güner’in Nisan 2010’da Çayyolu Haber dergisinde yayımlanan “Cunda’da Balık Olmak” başlıklı yazısı benim için tam da böyle bir metin. Aradan on altı yıl geçmiş olmasına rağmen, o yazıyı yeniden okuduğumda aynı gülümsemeyi buluyorum. Çünkü Güner, Cunda’da bir balık sofrasını anlatırken aslında yalnızca balıktan, mezeden ve şaraptan söz etmiyor. Bir sofrada insanın kendini nasıl ele verdiğini, bilmediği şeyleri biliyormuş gibi yapmanın ne kadar komik olabildiğini ve hayatın tadını çıkarmanın biraz da incelik meselesi olduğunu anlatıyor.

Üstelik bunu uzun uzun öğütler vererek değil, ince bir mizahla, gözlem gücüyle ve insanı tanıyan bir kalemle yapıyor. Bugün yeniden yayımlamak istememin nedeni de bu: Aradan geçen yıllara rağmen hâlâ karşılığı olan, okurken insanı hem gülümseten hem de düşündüren bir yazı olması.

Bu kez köşemde sözü Güner’e bırakıyorum. Buyurun, birlikte Cunda’ya gidelim; sahilde bir masa bulalım, denizin kokusunu içimize çekelim ve bakalım bir balık sofrası bize hayat hakkında neler anlatacak.

Cunda’da Balık Olmak

Balık ve deniz ürünlerine merakım malum...

Fangri diye bir balık var onun hastasıyım... 400 gramdan başlıyor, bir buçuk kiloya kadar çıkıyor...

Seyrek yakalandığı için pahalı biraz meret...

Sosyete işi yani...

O yüzden tatilden tatile yiyebiliyoruz... Ankara’daki balıkçı tezgâhlarında şimdiye kadar hiç rastlamadım...

Tavası ve ızgarası da güzel oluyor lakin!

Bu Fangri balığını işin erbabı, kiremitte bir yapsın!

Ah be arkadaş!

Ah be kardeşim!

Parmaklarınızı yemezseniz ben de hiçbir şey bilmiyorum...

Şimdi Cunda’da olmak vardı...

Puslu, soğuk ve nemli bir Nisan ayı gecesinde aklıma gelene bak!

Oturacaksın sahildeki lokantalardan birine, beyaz gömlekli bir garson yanaşacak yanına, siparişinizi alabilir miyim diyecek...

Bak şimdi kendi kendime kurarken aklıma geldi!

Bu tarz yerlere giden adamlar racon bilecek biraz, içkiden, balıktan, mezeden anlayacak... Bu üçünden anlayanın her şeye zehir gibi kafası çalışır zaten.

Torik gibi ne yiyebiliriz ya da siz ne tavsiye edersiniz diye sormayacak!

Bu gibi durumlara şahit oldum ben birkaç kere...

Garson bütün iyi niyetiyle önerilerde bulunur...

Adam giderken!

Çupra tavsiye ettiniz ama kılçığı karımın boğazına kaçtı, çok kılçıklıymış!

Senin karın balık yemeyi bilmiyorsa garson ne yapsın?

Balık yediği mi var kadının!

Siz bize kazayağı salatası önermiştiniz ama çok beklemiş sanırım...

Bunları sınavla alacaksın lokantaya...

Bir de şarap gurmesi hemcinslerim mevcut...

Şu şarap kadehini tutarken küçük parmağını havaya kaldıranlar var ya onlardan...

Hani şarabı tadacağım diye şap şap şap damağını birbirine vuranlardan...

Bilirsiniz! Ya rastlamışsınızdır, ya muhatap olmuşsunuzdur...

Anlasa yüreğim gam yemeyecek...

Maksat ya bir adamın gözüne girmek veya şarap kültürümle ezerim kıvamında masadaki arkadaşlarına hava atmak...

Ne içersiniz!

Şarap alayım lütfen!

Nasıl olsun?

Neleriniz var?

Kırmızı, beyaz, roze...

Ay onları biliyorum ayol! Kırmızı ile beyazı karıştırırsan roze oluyor değil mi?

Eskiden gelip giden çok olurdu, kimisi evdeki şaraplığı görünce, şarap muhabbeti açar, engin şarap kültüründen alıntılar yaparak, kalibresi hakkında bize ipuçları verirdi...

Etkilenirdik...

Cunda’da oturacaksın sahildeki lokantalardan birine, beyaz gömlekli bir garson yanaşacak yanına, siparişinizi alabilir miyim diyecek...

Hafif meltem olacak, sen meltemi yakalayıp saçları okşamayı planlarken, o senden önce davranacak, garson öksürecek kendini hatırlatacak...

Gözlerini kızlar manastırına dikecek, masanın altında gezinen kedileri görmeyeceksin...