Türkiye’de finansal felaketlerin, saadet zincirlerinin ve buharlaşan milyarların değişmeyen tek bir alameti farikası vardır: Ne zaman kasalar boşalsa, ne zaman sıradan yurttaşın üç kuruşluk tasarrufu sırra kadem bassa, perde arkasından mutlaka takkesi düzgün, alnı secdeden kalkmayan, dilinden hamd ü senayı eksik etmeyen muhterem bir figür çıkar. Son günlerde sermaye piyasalarını sarsan, yüzlerce fonun tasfiyesine ve binlerce insanın ocağına incir ağacı dikilmesine yol açan devasa fon skandalında da bu kadim gelenek zerre kadar şaşmadı.

Pusula ve Tera ekseninde patlayan, ardından İsviçre hesaplarına ve kripto cüzdanlara doğru kanatlanan milyarların izi sürüldüğünde, karşımıza yine aynı tanıdık vitrin çıkıyor. Siyasi nüfuzun, iktidar koridorlarının ve bürokratik dokunulmazlığın gölgesinde palazlanan isimler, ekranlarda ve kürsülerde ahlak, yerlilik, millilik ve maneviyat dersleri verirken; arka odalarda döner sermayenin kıblesini çoktan Batı’nın faizli, gizli ve karanlık kasalarına çevirmiş durumdalar. Fatma Betül Sayan ve eşi etrafında düğümlenen iddialar, tartışmalar ve kamuoyuna sızan mali ilişkiler yumağı, bu memlekette dinin nasıl muazzam bir ticari kaldıraca ve kusursuz bir kamuflaja dönüştürüldüğünü bir kez daha belgeliyor.

İşin en ironik ve trajikomik tarafı da tam olarak burada başlıyor. Sokaktaki vatandaşa kanaat telkin eden, yoksulluğu sabırla ve cennet müjdesiyle kutsayan, faizin her türlüsünü haram ilan edip millete faizsiz finans masalları anlatan bu muhterem zevatlar, iş kendi servetlerini katlamaya gelince hiçbir dini kaygı taşımıyor. Helal kazanç vaadiyle toplanan paralar, mütedeyyin kitlelerin safiyane inançları üzerinden devşirilen fonlar, nedense hep Cenevre gölü kıyısındaki asırlık bankalarda, tefeci faizlerinde ya da vergi cennetlerinin soğuk labirentlerinde aklanıyor. Kendi tabanına dünyevi zevklerin fani olduğunu fısıldayanlar, Dubai’de lüks malikaneler kapatırken, milyon dolarlık yatların ve özel jetlerin faturasını sıradan insanın sırtına yıkmaktan en ufak bir vicdani rahatsızlık duymuyor.

Peki, neden bu memlekette organize soygunların, fon patlamalarının ve finansal enkazların başrolü neredeyse istisnasız olarak bu dindar elitlerin elinde kalıyor? Cevap, kurdukları ahlak düzeninin sahteliğinde gizlidir. Din, bu coğrafyada sadece bir inanç alanı değil; aynı zamanda denetimi felç eden, hukukun elini kolunu bağlayan ve kitleleri sorgusuz sualsiz bir itaate mahkum eden en kullanışlı zırhtır. Bir yöneticinin masasında Kuran, dilinde dua, referansında tarikat veya iktidar bağı varsa, bu ülkenin denetim kurumları körleşir, mali polisi sağırlaşır, yargısı ise tedbir almaktan çekinir. Çünkü bu topraklarda dindarlık kisvesi, en büyük mali suçların üzerini örten meşruiyet şalıdır. Küçük yatırımcı, aynı cami avlusunda saf tuttuğu, aynı değerleri paylaştığını sandığı bu muktedirlerin kendisine tuzak kurabileceğine ihtimal vermez; lakin kasadaki son kuruş da İsviçre’ye uçurulduğunda gerçeğin soğuk yüzüyle baş başa kalır.

Netice itibarıyla karşımızdaki manzara münferit bir yolsuzluk vakası değil, inancın sermayeye, sermayenin ise küresel kaçış hatlarına tahvil edildiği organize bir ahlaki çürümedir. Paranın dini, imanı, milliyeti olmadığını her fırsatta kanıtlayan bu kifayetsiz muhterisler, halka cennet tapusu dağıtırken kendilerine yeryüzünde off-shore cehennemleri inşa ediyorlar. Cemaat ağlarıyla beslenen, devlet imkanlarıyla semiren ve nihayetinde paranın pusulasını hep Batı’ya çeviren bu ikiyüzlü düzen sürdükçe; kürsülerden dökülen duaların gürültüsü, batırılan fonların ve çalınan geleceklerin feryadını bastırmaya yetmeyecektir.