Sevgili okurlarım, bu hafta köşemde sizlere hepimizin bir şekilde hissettiği ama çoğu zaman konuşmaktan kaçındığı bir meseleden söz etmek istiyorum. Toplum olarak ruh hâlimiz hiç de iyi görünmüyor.
Sokağa çıkıyorum, insanların yüzlerine bakıyorum. Birçoğumuzun yüzünde yorgunluk, gözlerinde endişe var. Trafikte en küçük hatada öfkeleniyoruz. Markette fiyatlara bakarken içimiz daralıyor. Evlerimizde susuyor, telefonlarımızda başkalarının hayatlarını izliyoruz. Birbirimize “Nasılsın?” diye soruyoruz. Aldığımız cevap çoğunlukla aynı: “İyiyim.”
Peki gerçekten iyi miyiz?
Yoksa artık derdimizi anlatacak gücümüz bile mi kalmadı?
Eskiden insanın canı sıkıldığında komşusuna uğrardı. Bir bardak çay içilir, iki çift laf edilirdi. Dertler yine vardı, geçim sıkıntısı yine yaşanırdı. Ama insanlar birbirinin kapısını daha kolay çalardı. Şimdi aynı apartmanda oturduğumuz komşumuzun adını bilmeden yıllar geçiriyoruz.
Bir toplumun ruh hâlini anlamak için yalnızca rakamlara bakmak yetmez. Sabah işe yetişmeye çalışan insanların yüzüne, pazarda alışveriş yapan emeklinin hâline, okul çıkışında çocuğunu bekleyen annenin gözlerine de bakmak gerekir.
Bir baba düşünün. Akşam eve dönerken cebindeki parayı hesaplıyor. Çocuğunun istediği ayakkabıyı alamamanın üzüntüsünü içine atıyor. Kapıdan girerken gülümsüyor. Çünkü ailesi onun ne kadar yorulduğunu anlamasın istiyor.
Bir anne düşünün. Sabah herkesten önce kalkıyor. Çalışıyor, evine yetişiyor, çocuklarının sorunlarıyla ilgileniyor. Kimse ona “Sen nasılsın, bugün seni ne üzdü?” diye sormuyor. Çünkü herkes onun güçlü olmasına alışmış.
Bir de gençlerimiz var.
Çocukken ne güzel hayaller kurardık. Kimimiz öğretmen, kimimiz doktor olmak isterdik. Yeni yerler görmek, bir ev kurmak, sevdiğimiz insanlarla güzel günler yaşamak isterdik. Şimdi birçok gencin hayali yalnızca iş bulabilmek, kendi ayakları üzerinde durabilmek ve geleceğinden korkmadan yaşayabilmek olmuş.
İnsanların hayal kurmaktan çekindiği bir toplumda mutluluğu nasıl konuşacağız?
Dünya Mutluluk Raporu’nun 2026 sonuçlarında Finlandiya ilk sırada, Türkiye ise 94. sırada bulunuyor. Elbette bir ülkenin bütün duygularını tek bir sıralamayla açıklayamayız. Ama bu araştırmalar bize mutluluğun yalnızca parayla ölçülmediğini hatırlatıyor. Güven, sağlık, özgürce karar verebilmek ve zor gününde yanında birini bulmak da önemli.
Peki biz birbirimize ne kadar güveniyoruz?
Trafikte birbirimize yol vermekte zorlanıyoruz. Sırada beklerken sabırsızlanıyoruz. Sosyal medyada tanımadığımız insanlara kırıcı sözler söyleyebiliyoruz. Evimizde en sevdiklerimize bile bazen tahammül edemiyoruz.
Bence burada durup düşünmeliyiz.
Çünkü öfke bulaşıcıdır. Sabah trafikte yaşadığımız bir tartışmayı işyerine, işyerindeki gerginliği evimize taşıyabiliyoruz. Sonra çocuğumuzun küçücük bir hatasına gereğinden fazla tepki gösteriyoruz. Oysa çocuklarımız bizim yorgunluğumuzun sebebi değil.
Elbette herkesin sıkıntısı farklı. Kimi geçim derdinde, kimi sağlık sorunlarıyla uğraşıyor. Kimi kalabalık bir evde yalnız, kimi de bir telefonun çalmasını bekliyor.
Yaşlılarımızı düşünün. Yıllarca çalışmış, çocuk büyütmüş insanlar şimdi bazen bütün gün konuşacak birini arıyor. Telefonda “İyiyim evladım” diyorlar. Belki de tek istedikleri sesimizi biraz daha fazla duyabilmek.
Bir insanın kendisini yalnız hissetmesi için tek başına yaşaması gerekmiyor. Bazen kalabalık bir sofrada da insan kendisini yapayalnız hissedebiliyor.
Üstelik “İyi değilim” demek ayıp değil. Her gün güçlü görünmek zorunda değiliz. Gerektiğinde ailemizden, dostlarımızdan veya bir uzmandan yardım istemek utanılacak bir durum değil. İnsan bazen yalnızca dinlenmek, anlaşılmak ve kendisine biraz zaman ayırmak ister.
Peki toplum olarak ne yapabiliriz?
Öncelikle birbirimizi dinlemeyi öğrenmeliyiz. Birisi derdini anlatırken sözünü kesmeden, hemen öğüt vermeden, onu küçümsemeden yanında durabilmeliyiz.
Küçük iyilikleri yeniden hatırlamalıyız. Otobüste yaşlı birine yer vermek, komşumuzun kapısını çalmak, ihtiyacı olan birine destek olmak, çocuğumuz konuşurken telefonu bırakmak…
Bunlar bütün sorunları çözmez. Ama birbirimize olan güvenimizi yeniden güçlendirebilir.
Bir de mutluluğu sürekli büyük şeylerde aramaktan vazgeçmeliyiz. Birlikte içilen çayın, ailece yenilen yemeğin, eski bir dostla yapılan sohbetin kıymetini yeniden hatırlamalıyız.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı daha fazla para değil, biraz huzur, biraz anlayış ve kendisini gerçekten seven insanların varlığını hissetmektir. Elbette maddi sıkıntıları sevgiyle ortadan kaldıramayız. Ama zor günlerden geçerken birbirimizi yalnız bırakmamayı başarabiliriz.
Bugün kendimize bir soru soralım:
En son ne zaman bir insanı gerçekten dinledik?
En son ne zaman birinin yüzünü güldürdük?
Ve en önemlisi, en son ne zaman yarına dair güzel bir hayal kurduk?
Toplum olarak ruh hâlimiz bozuk olabilir. Ama birbirimize karşı duyarlılığımızı kaybetmek zorunda değiliz.
Belki de iyileşmeye önce kendi evimizden, kendi sokağımızdan, kendi davranışlarımızdan başlamalıyız.
Çünkü huzurlu bir toplum, yalnızca daha güzel binalarla değil, birbirine daha güzel davranan insanlarla kurulabilir.
Bir sonraki hafta başka bir konuyla hayata dokunmak üzere, hoşça kalın, sağlıkla kalın.
Toplum Olarak Ruh Hâlimiz Çok Bozuk!
Burçin Gülbenk
Yorumlar
Trend Haberler
ASKİ’den su pompalarına uzaktan erişim iddialarına yanıt!
Altın ve döviz güne nasıl başladı?
Martı TAG yasal mı? Mahkemeden yeni karar! Yolcu ve sürücüler için son durum
Bakan Memişoğlu'ndan Zonguldak maden kazası hakkında açıklama!
Ankara’da 650 milyon liralık suç geliri soruşturması: 7 gözaltı
Ankaragücü’nün 3 puanı silindi!