Sevgili okurlarım, bu hafta köşemde sizlere bir evin insan hayatındaki yerini ve o evin güvenli olduğundan emin olmanın neden bu kadar önemli olduğunu anlatmak istiyorum.

İnsan evine dönerken ne düşünür? Akşam yemeğini, çocuklarının ödevini, ertesi günün telaşını… Hiç kimse kapısını açarken başının üzerindeki betonun bir gün ansızın çökeceğini düşünmek istemez. Çünkü ev dediğimiz yer, dışarıdaki bütün korkuları geride bıraktığımız sığınağımızdır.

Ama artık bir soruyu kendimize sormamız gerekiyor: Oturduğumuz bina gerçekten güvenli mi?

Sekiz Ekim sabahı İstanbul Maltepe’de yedi katlı bir binanın ilk üç katı çöktü. Ortada bir deprem yoktu. Beş insan hayatını kaybetti. Dokuz kişi enkazdan sağ çıkarıldı. Birkaç saniye önce sıradan bir sabaha hazırlanan insanların hayatı, bir anda altüst oldu.

Bu rakamları okuyup geçmek kolay. Oysa beş dediğimiz, beş ayrı hayat. Beş ayrı sofra, beş ayrı ses, bir daha çalmayacak telefonlar, kapıda bekleyen yakınlar demek. Enkazdan çıkan her eşyanın bir sahibi, her fotoğrafın yarım kalmış bir hikâyesi var.

Olayın ardından yapılan incelemelerde binaya yıllar içinde dört kaçak kat eklendiği bildirildi. Elbette kesin teknik ve hukuki sorumlulukları soruşturma belirleyecek. Ancak bu olay, yapı güvenliğinin yalnızca deprem günlerinde hatırlanamayacağını acı biçimde gösterdi.

Bazen televizyon ekranında yıkılmış bir binanın önünde bekleyen insanları görüyoruz. Bir baba elindeki telefonla durmadan aynı numarayı arıyor. Bir kadın gözünü enkazdan ayıramıyor. Bir çocuk, neden herkesin ağladığını anlamaya çalışıyor. O görüntüler birkaç gün sonra haber bültenlerinden kalkıyor. Ama o ailelerin acısı kalkmıyor. Bir ömür sürüyor.

Bir başka önemli mesele de denetim. Yapı yapılırken kurallara uyulması, kullanılan malzemenin kontrol edilmesi, projeye aykırı değişikliklerin engellenmesi hayati önem taşıyor. Denetim yalnızca evrak üzerinde kalırsa bedelini kâğıtlar değil insanlar öder. Sağlam bir şehir, inşaat bittikten sonra değil, ilk temel atılırken başlar.

Üstelik yalnızca kendi dairemizi düşünemeyiz. Alt kattaki dükkânda yapılan yanlış bir müdahale, üst katlarda uyuyan aileleri de ilgilendirir. Bir komşunun sessiz kalması, diğer komşunun tehlikeyi fark etmemesi anlamına gelebilir. Bu yüzden yapı güvenliği kişisel bir tercih değil, birlikte yaşamanın gereğidir. Sorular sormak ayıp değil; canımızı korumak için gerekli bir sorumluluktur.

Üstelik mesele tek bir apartman değil.

Kentsel Dönüşüm Başkanlığının 2025 yılı faaliyet raporuna göre, yalnızca geçen yıl Türkiye genelinde 30 bin 7 yapı için riskli yapı tespiti yaptırıldı. Bu yapılar 194 bin 381 konut ve işyeri bölümünü kapsıyordu. Aynı yıl 11 bin 940 riskli yapı yıktırıldı. Sayılar büyük; fakat her sayının arkasında yaşayan insanlar var.

Şunu da doğru bilelim: Her eski bina çürük değildir, her yeni bina da sırf yeni olduğu için güvenli sayılmaz. Binanın yaşı kadar projesi, zemini, kullanılan malzeme, işçilik, sonradan yapılan müdahaleler ve bakımı önemlidir. Dışarıdan güzel görünen bir cephe, sağlamlık belgesi değildir.

Peki ne yapmalıyız?

Öncelikle şüpheyi görmezden gelmemeliyiz. Kolonlarda belirgin hasar, olağan dışı çatlaklar veya yapıda değişiklik fark edildiğinde yetkin uzmanlara başvurmalıyız. Böyle işaretlerin bulunmaması da binanın kesinlikle güvenli olduğu anlamına gelmez. Riskli yapı tespiti, Kentsel Dönüşüm Başkanlığının lisans verdiği kuruluşlara yaptırılabilir. Bunun için maliklerden birinin başvurusu yeterlidir.

Kentsel dönüşüm denildiğinde bazılarımızın aklına daha geniş salonlar, yeni mutfaklar, yüksek binalar geliyor. Oysa dönüşümün ilk amacı daha pahalı daireler değil, insanların sağ salim yaşayabileceği evler olmalıdır.

Elbette kolay değil. Bir aileye yıllardır yaşadığı evden çıkmasını söylemek, yalnızca adres değiştirmesini istemek değildir. Birikimleri, komşulukları, çocukların okulu, yaşlıların alışkanlıkları vardır. Kiralar ağır, inşaat masrafları yüksek, anlaşmazlıklar yorucudur. Bunları görmeden insanlara yalnızca “Evinizi yenileyin” demek de yeterli olmaz.

Bu nedenle dönüşümün adil, denetlenebilir ve ulaşılabilir olması gerekir. Kiracıyı da ev sahibini de düşünmek; dar gelirli aileyi çaresiz bırakmamak; mahalleyi yalnızca binalardan ibaret görmemek gerekir. Devletin, yerel yönetimlerin, mühendislerin, müteahhitlerin ve vatandaşların ortak sorumluluğu vardır.

Bir de kendi sorumluluğumuz… Binanın taşıyıcı sistemine izinsiz müdahaleyi küçük bir tadilat sanmamak, kaçak katı normalleştirmemek, komşunun güvenlik kaygısını küçümsememek zorundayız. Çünkü aynı çatının altında yalnızca kendi hayatımızı yaşamıyoruz.

Bir annenin gece çocuğunun üzerini örtüp huzurla uyuması lüks değildir. Emekli bir insanın yıllarını verdiği evinde korkmadan oturması lüks değildir. Bir öğrencinin ders çalışırken tavandan gelen sesi dinleyip endişelenmemesi lüks değildir.

Bunlar hepimizin doğal hakkı.

Bizim ülkemizde acı haberlerin ardından çok konuşulur. Günlerce görüntüler izlenir, sorular sorulur, sözler verilir. Sonra hayatın telaşı içinde başka haberler gelir. Oysa tehlike, biz unuttuk diye ortadan kalkmaz.

Bugün binamızın durumunu öğrenmek için atacağımız bir adım, yarın bir ailenin hayatını kurtarabilir. Bir rapor almak, gerektiğinde güçlendirme veya dönüşüm için harekete geçmek, belki zahmetli bir yolculuğun başlangıcıdır. Ama hiçbir zahmet, kaybedilen bir canı geri getiremez.

Lütfen evlerimizin boyasına, manzarasına, değerine baktığımız kadar güvenliğine de bakalım. Çocuklarımıza bırakacağımız en kıymetli miras, yüksek fiyatlı bir daire değil, içinde korkmadan yaşayabilecekleri sağlam bir yuva olsun.

Çünkü beton yeniden dökülür, duvar yeniden örülür, ev yeniden yapılır. Ama bir insanın eksildiği sofrada o boş sandalye hiçbir zaman eskisi gibi dolmaz.

Bir sonraki hafta başka bir konuyla hayata dokunmak üzere, hoşça kalın, sağlıkla kalın.