Sevgili okurlarım, bu hafta köşemde sizlere gün geçtikçe içimde daha fazla büyüyen bir özlemden söz etmek istiyorum: Eski hayatımızdan…
Yaş aldıkça mı geçmişi daha çok arıyoruz, yoksa gerçekten bazı güzel şeyleri yol boyunca bir yerlerde mi bıraktık, bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu: Bugün daha çok şeye sahibiz ama sanki daha az mutlu oluyoruz. Evlerimiz büyüdü, televizyonlarımız inceldi, telefonlarımız akıllandı, arabalarımız çoğaldı. Fakat birbirimize ayırdığımız zaman küçüldü.
Çocukluğumu düşünüyorum.
Mahallede bir kapının önüne çıktığımızda oyun başlardı. Oyuncağımız azdı ama hayalimiz çoktu. Bir top bütün mahallenin çocuklarına yeterdi. Bisikleti olan arkadaşımızın bisikletine sırayla binerdik. Susadığımızda hangi evin kapısını çalsak bir bardak su verilirdi. Acıktığımızda annelerden biri mutlaka elimize bir parça ekmek tutuştururdu.
Kimsenin cebinde telefon yoktu, ama kimse birbirini kaybetmiyordu.
Akşam annemizin pencereden seslenmesi, eve dönme saatimizin geldiğini anlamamız için yeterliydi. Sokaktan yükselen “Hadi artık eve!” sesi bazen bütün çocuklara söylenmiş gibi olurdu. İsteksizce oyunu bırakır, yarın yine aynı yerde buluşacağımızı bilerek evlerimize dağılırdık.
Şimdi çocuklarımızın elinde dünyanın bütün oyunları var. Fakat sokakta birbirinin gözünün içine bakarak oynayan kaç çocuk kaldı?
Komşuluk vardı mesela.
Evde yemek piştiğinde kokusu apartmana yayılır, bir tabak da komşuya giderdi. Tabak hiçbir zaman boş geri dönmezdi. Birinin hastası olduğunda kapısı çalınır, cenazesi olduğunda yemeği düşünülür, düğünü olduğunda herkes elinden geleni yapardı.
Şimdi aynı apartmanda yıllarca oturup karşı kapıda kimin yaşadığını bilmeden hayatımızı sürdürüyoruz.
Eskiden kapılarımızın kilidi daha basitti belki ama birbirimize güvenimiz daha sağlamdı.
Sofralarımız da daha sadeydi.
Bugünkü kadar çeşit yoktu. Her istediğimizi her mevsim bulamazdık. Çocukken bir meyvenin mevsimini beklerdik. Yeni bir ayakkabı çoğu zaman bayramdan bayrama alınırdı. Bir kıyafet eskidi diye hemen atılmaz, küçük kardeşe kalırdı. Bozulan eşya tamir edilirdi.
Çünkü her şeyin bir kıymeti vardı.
Belki de eşyanın kıymetini bildiğimiz yıllarda insanın kıymetini de daha iyi biliyorduk.
Bugün tüketiyoruz.
Eşyayı, zamanı, ilişkileri, hatta bazen birbirimizi…
Maddiyat hayatımızın öylesine merkezine yerleşti ki sahip olduklarımızla değil, sahip olamadıklarımızla mutsuz oluyoruz. Daha iyi telefon, daha yeni araba, daha büyük ev, daha pahalı kıyafet derken bir ömür “biraz daha”nın peşinden gidiyoruz.
Oysa eskiden çayın yanında iki bisküviyle yapılan sohbetin tadını bugün en pahalı mekânlarda bulamıyoruz.
Teknoloji hayatımıza sessiz sedasız girdi aslında. Önce televizyon çoğaldı evlerimizde, sonra bilgisayarlar geldi, ardından cep telefonları… Şimdi ise yapay zekâyı konuşuyoruz. Daha birkaç yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz şeyleri bugün bir tuşa basarak yapabiliyoruz.
Elbette bunların hepsi kötü değil. Hayatımızı kolaylaştırıyor, işlerimizi hızlandırıyor, bilmediğimizi birkaç saniyede önümüze getiriyor.
Ama bazen kendi kendime soruyorum:
Bu kadar çok şeyi teknolojiye bırakırken kendimizden neleri eksiltiyoruz?
Eskiden bir arkadaşımızın doğum gününü telefon hatırlatmazdı bize. Biz hatırlardık. Bir yakınımızın sesini özlediğimizde mesaj yazmaz, telefon açardık. Hatta bazen kalkar kapısına giderdik. Bir derdimiz olduğunda karşımızda bizi dinleyen bir insan arardık.
Şimdi sorularımızı bile önce telefonumuza soruyoruz.
Yapay zekâ daha da gelişecek. Belki bugün bizim yaptığımız pek çok işi yarın bizden daha hızlı yapacak. Yazacak, hesaplayacak, araştıracak, hatta bizimle konuşacak.
Ama ne kadar gelişirse gelişsin bir şeyi kaybetmememiz gerekiyor:
İnsanı.
Çünkü hiçbir teknoloji annemin sesini benim için annemin sesi yapamaz. Hiçbir makine eski bir dostun omzuma koyduğu elin yerini tutamaz. Hiçbir ekran, yıllardır görmediğim bir insanın karşıma çıkıp bana sarıldığı o birkaç saniyenin sıcaklığını veremez.
Ben teknolojiden korkmuyorum.
Ben, teknoloji büyürken bizim birbirimizden küçülmemizden korkuyorum.
Bir gün her şeyi makineler yapabilir belki.
Ama birbirimizi sevmeyi, özlemeyi, affetmeyi, hatırlamayı ve bir insanın gözündeki hüznü fark etmeyi onlara bırakmayalım.
Çünkü bunları da kaybedersek geriye çok gelişmiş bir dünya kalabilir…
Ama içinde eskisi kadar güzel insanlar kalır mı, işte bundan emin değilim.
Bazen eski bir fotoğrafa bakıyorum. Masanın etrafında artık hayatta olmayan insanlar görüyorum. O fotoğraf çekilirken kimse o anın yıllar sonra ne kadar kıymetli olacağını bilmiyordu.
Keşke diyorum…
Keşke o sofrada biraz daha uzun otursaydık.
Keşke büyüklerimizi biraz daha dikkatli dinleseydik.
Keşke acele etmeseydik.
Çünkü bir gün geliyor, dönmek istediğiniz ev yerinde duruyor ama kapıyı açmasını beklediğiniz insan artık orada olmuyor.
İşte geçmişe özlem belki de tam olarak budur.
Biz eski arabaları, siyah beyaz televizyonları ya da mahalle bakkalını özlemiyoruz yalnızca.
Biz aslında kendimizin daha saf hâlini özlüyoruz.
Birbirimize daha çok inandığımız, daha az hesap yaptığımız, sofraya oturduğumuzda telefon ekranına değil birbirimizin yüzüne baktığımız günleri özlüyoruz.
Her şey kısıtlıydı belki.
Ama sevgimiz kısıtlı değildi.
Paramız azdı belki.
Ama paylaşacak gönlümüz vardı.
Evlerimiz bugünkü kadar gösterişli değildi.
Ama kapılarımız birbirimize daha çok açıktı.
Bugün geçmişe dönmek mümkün değil. Zaten mesele de eskiye dönmek değil. Mesele, geçmişten getirmeye değer ne varsa geleceğe taşımak.
Çocuklarımıza yalnızca teknoloji bırakmayalım.
Birbirini arayan insanlar bırakalım.
Komşusunun kapısını çalan insanlar…
Büyüğünü dinleyen, küçüğünü koruyan, sofrada birbirinin yüzüne bakan aileler bırakalım.
Çünkü yarın çocuklarımızın da özleyeceği bir geçmiş olacak.
Onlara özlemeye değer günler bırakmak bizim elimizde.
Ve belki yıllar sonra dönüp bugüne baktığımızda şunu anlayacağız:
Eskiden az şeyimiz vardı ama birbirimiz vardık.
Meğer en büyük zenginliğimiz de buymuş.
Bir sonraki hafta başka bir konuyla hayata dokunmak üzere, hoşça kalın, sağlıkla kalın.