Sevgili okurlarım, bu hafta köşemde sizlere insanın hayatına sessizce giren ama yokluğunda kocaman bir boşluk bırakan dostluktan söz etmek istiyorum.

Hayat her zaman istediğimiz gibi gitmiyor. Bazen işlerimiz bozuluyor, bazen sağlığımız, bazen de yıllarca emek verdiğimiz hayallerimiz elimizden kayıp gidiyor. İşte insan böyle günlerde çevresindeki kalabalığı değil, yanında gerçekten kimin kaldığını görüyor.

Arkadaş başka, dost başka. Arkadaşla kahve içersiniz, maç konuşursunuz, gülersiniz. Bunlar da kıymetlidir. Ama dost, kahkahanız sustuğunda yüzünüze bakıp bir şeylerin yolunda gitmediğini anlayandır. “İyiyim” dediğinizde inanmayıp sizi sıkıştırmadan yanınızda oturandır. Bir gün herkesin telefonu susabilir. İşler ters gittiğinde, cebinizde para kalmadığında, kendinizi başarısız hissettiğinizde arayanların sayısı azalabilir. Dost dediğiniz insan, tam da o sessizlikte kapınızı çalandır. Elinde büyük çözümler olmayabilir. Belki iki simit alıp gelir. Ama o gün sizinle aynı sofraya oturması dünyalara bedeldir.

Ben dostluğu bazen kış günü yanan eski bir sobaya benzetiyorum. Dışarıda ayaz vardır, insanın içi üşür. Sobanın başına geçince elleriniz çözülür, içiniz ısınır. Gerçek dostun sevgisi de böyledir. Hayatın bütün soğuğunu ortadan kaldırmaz ama insanı o soğuğun içinde tek başına bırakmaz.

Üstelik dostluk yalnızca zor gün işi değildir. Güzel bir haber aldığınızda sizin kadar sevinen, başarınızı küçültmeyen, sevincinizin üzerine gölge düşürmeyen insan da dosttur. Çünkü bazıları acınıza üzülür ama mutluluğunuzu taşıyamaz. Dost ise sizin kazandığınızı kendi kaybı saymaz. Akrabalarımız elbette değerlidir. Kan bağı insanın hayatında ayrı bir yere sahiptir. Fakat bazen daha siz anlatmadan koşup gelen, hastane koridorunda sabahlayan, taşınırken kolileri sırtlanan kişi bir dost olur. Akrabanızdan önce kapınızda belirmesi, akrabalığın değerini azaltmaz; dostluğun ne kadar güçlü bir bağ olabileceğini gösterir.

Bir dostun kıymetini bazen hastane kapısında anlarsınız. Doktorun söyleyeceklerini beklerken koridor uzadıkça uzar. Yanınızdaki insan konuşmaz, sadece omzunuza dokunur. İşte o sessiz bekleyiş, yıllarca söylenen güzel sözlerden daha çok şey anlatır. Bazen de dostluk, cebinizdeki son parayı paylaşmak değildir yalnızca. İşsiz kaldığınızda size iş arayan, yanlış bir kararın eşiğindeyken kolunuzdan tutan, borç istediğinizde veremese bile sizi utandırmadan başka bir çare arayan insandır dost. Yapamadığında da ortadan kaybolmaz.

Bir de doğruyu söylemek meselesi var. Her söylediğimize “Haklısın” diyen insanı dost sanmayalım. Gerçek dost, yanlış yaptığımızda bizi herkesin önünde küçük düşürmeden uyarır. “Burada haksızsın” demekten çekinmez. Yüzümüze başka, arkamızdan başka konuşmaz. Bizi savunması, yanlışımızı örtmesi demek değildir; gerektiğinde önce bizi durdurmasıdır.

Sırdaşlık da kolay bulunmuyor. İnsan bazen en yakınlarına bile anlatamadığı bir korkuyu dostuna açıyor. O sözün başka masalarda konuşulmayacağını bilmek ne büyük huzur. Dostluk, emanet edilen sırrı meraklı kulaklara taşımamaktır. Bir kırgınlık yaşandığında bile geçmişte duyulanları silah gibi kullanmamaktır.

Bugün ne yazık ki çıkarla karıştırılan ilişkiler de var. İşi düşünce arayan, ihtiyacı bitince kaybolan, başkalarının yanında sizi çekiştiren insanlara rastlıyoruz. Böyle bir ilişkiyi sürdürmek zorunda değiliz. Her tanıştığımız kişi dostumuz olamaz. Zaten dostluğun kıymeti, herkese aynı adı vermediğimizde anlaşılır.

Dostluğun sınavı kırgınlıklardır. İki insan elbette anlaşamayabilir. Sesler yükselir, gönüller kırılır. Ama gerçek dost, araya üçüncü kişileri sokup dedikodu büyütmez. Gelir, gözünüzün içine bakar, derdini anlatır. Özür dilemesi gerekiyorsa diler. Çünkü haklı çıkmaktan çok, yılların hatırını korumayı önemser.

Dost olmak da emek ister. Sadece aranmayı bekleyerek, yalnızca kendi derdimizi anlatarak, karşımızdakinin yorgunluğunu hiç sormayarak dostluk korunmaz. Bazen ilk telefonu bizim açmamız gerekir. Bazen haklı olduğumuz bir tartışmada bile kırdığımız kalbi onarmamız gerekir. Güven, büyük sözlerle değil, yıllar içinde tutulan küçük sözlerle büyür.

Şunu da unutmayalım: Dostumuz her an yanımızda bulunamayabilir. Onun da ailesi, işi, sıkıntısı vardır. Dostluğu her çağrımıza hemen yetişmekle ölçersek haksızlık ederiz. Asıl mesele, birbirimizin hayatında güvenilir bir yerimizin olmasıdır. Aylar sonra konuştuğumuzda bile kaldığımız yerden devam edebilmek bazen bunun en güzel işaretidir.

Bir akşam düşünün. Her şey üst üste gelmiş. Masanın başında sessizce oturuyorsunuz. Telefon çalıyor. Karşıdaki ses, “Bir şey istemiyorum, sadece nasılsın diye aradım” diyor. Belki o gün hiçbir sorun çözülmüyor. Ama insanın omzundaki yük biraz hafifliyor. Çünkü hatırlanmak, hele de hiçbir karşılık beklenmeden hatırlanmak, insana iyi geliyor.

Bir de yaş aldıkça eksilen sofralar var. Eskiden birlikte güldüğünüz bir dostun sandalyesi boş kaldığında anlarsınız bazı şeyleri. Keşke daha sık arasaydım, keşke o çayı ertelemeseydim dersiniz. Yıllar geçtikçe şunu daha iyi anlıyorum: İnsan kalabalık sofralar kurabilir, yüzlerce telefon numarası biriktirebilir. Ama başı dara düştüğünde hiç düşünmeden arayabildiği birkaç kişi varsa gerçekten zengindir. O insanların kıymetini bilmek, yalnız zor günlerde değil, sıradan bir akşam da kapılarını çalmak gerekir.

Dilerim hepimizin hayatında içimizi ısıtan bir dost olsun. Ve daha önemlisi, biz de bir başkasının zor gününde güvenle yaslanabileceği insan olabilelim. Çünkü dostluk yalnızca bulunacak bir nimet değil, karşılıklı korunacak bir emanettir.

Bir sonraki hafta başka bir konuyla hayata dokunmak üzere, hoşça kalın, sağlıkla kalın.