Atalarımız boşuna söylememiş: "Dere kenarına ev yapma, sel alır."
Aslında bu sözün içinde sayfalar dolusu bilim, tecrübe ve hayat bilgisi saklıdır. Çünkü kainatın düzeni için konulmuş kuralları vardır. Dere yatağına yağmur yağdığında su akar. Fay hattı kırıldığında deprem olur. Orman kuruduğunda yangın riski artar. Bunlar doğanın işleyişidir.
Ancak her yaşadığımız felakete "doğal afet" demek ne kadar doğrudur?
Meteoroloji günler öncesinden uyardı. Son 80-90 yılın en yüksek yağış miktarlarından biri bekleniyordu. Bilim insanları verileri paylaştı, uzmanlar riskleri anlattı. Buna rağmen yine yollar göle döndü, evleri su bastı, araçlar sürüklendi, insanlar mağdur oldu.
Peki gerçekten suçlu yağmur mu?
Yağmur görevini yaptı. Gökyüzünden düştü.
Asıl soru şu: Biz görevimizi yaptık mı?
Dere yataklarını imara açanlar, yağmur suyunu tahliye edecek altyapıyı kurmayanlar, yapılmış sistemlerin bakımını ihmal edenler, betonun önünü açıp suyun önünü kapatanlar sorumluluklarını yerine getirdi mi?
Bugün İstanbul'da ve birçok ilimizde yaşanan manzara aslında yıllardır biriken ihmallerin sonucudur. Çünkü suyun akacağı yolu kapatırsanız, su kendine yeni yol açar. Dere yataklarına konut yaparsanız, gün gelir dere kendi yatağını geri ister. Yağmur suyu kanallarını yetersiz bırakırsanız, cadde ve sokaklar dereye dönüşür.
Sonra ekranların karşısına geçip aynı cümleleri kurarız:
"Beklenmeyen yağış..."
"Doğal afet..."
"Olağanüstü durum..."
Halbuki beklenmeyen hiçbir şey yoktur. Beklenmesine rağmen önlem alınmayan durumlar vardır.
Deprem olur; birkaç gün boyunca yapı denetimini konuşuruz. Kaçak katları, kolon kesmeleri, çürük betonları tartışırız. Sonra unutulur. Yangın çıkar; tedbir eksiklikleri gündeme gelir. Sonra unutulur. İş kazaları yaşanır; ihmaller konuşulur. Sonra unutulur.
Kaybedilen canlar toprağa verilir, heba olan milli servet rakamlara dönüşür ve hayat kaldığı yerden devam eder.
Sorun tam da burada başlıyor.
Biz afetlerle mücadele etmeyi değil, afetlerle yaşamayı öğrenmiş gibiyiz.
Atalarımızın dediği gibi; "Göz odur ki dağın ardını göre, akıl odur ki başa geleceği bile."
Gerçek akıl, felaket olduktan sonra yardım organizasyonu yapmak değil; felaket olmadan önce tedbir almaktır. Sel bastıktan sonra suyu tahliye etmek değil; suyun basmamasını sağlamaktır. Depremden sonra enkaz kaldırmak değil; enkaz oluşmayacak şehirler inşa etmektir.
Bilim bugün dere kenarına ev yapılmaması gerektiğini söylüyorsa, bunu zorlamanın anlamı yoktur. Dere kenarına ev yapmak, sonra da sel geldiğinde şaşırmak kader değildir. Bu, tercihlerin sonucudur.
Kısacası mesele yağmurun ne kadar yağdığı değil, bizim ne kadar hazırlıklı olduğumuzdur.
Önemli olan, bizlerin o gün gelmeden önce aklımızı kullanıp gerekli tedbirleri alabilmesidir.
Yoksa adına ister "doğal afet" diyelim, ister başka bir şey...
Önlenebilecek felaketleri kader diye kabullenmek, kaybettiğimiz her cana ve heba ettiğimiz her değere haksızlık olacaktır.