Türkiye'nin en büyük sorunlarından biri, suçun ve yanlışın kim tarafından yapıldığına göre değerlendirilmesidir. İlkeli duruş sahibi olmanın en temel şartı, doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmektir.
Bir siyasetçi, bürokrat ya da belediye başkanı hakkında iddia ortaya atıldığında, henüz yargı süreci tamamlanmadan ne kahraman ilan etmeli ne de peşinen mahkûm etmeliyiz. Ancak bir şeyi net biçimde söyleyebilmeliyiz: Kim olursa olsun, milletin malına el uzatanın karşısında durmak zorundayız.
Nitekim iktidarın fon meselesindeki tutumu eleştirilirken, “Bir cerrah titizliğiyle” meselenin üstesinden gelineceğini beyan eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, fon vurgununa ilişkin yaptığı yeni açıklamada, “Hiç ummadığınız insanlar bu işlerin içerisine girmişler. Yargı bunları tespit ediyor ve gerekeni yapıyor.” ifadelerini kullanmıştı. Siyasi irade tarafından, ucu kime dokunursa dokunsun, gerekenin yapılacağına dair işaretler verilmiş gibi görünüyor.
Fonda fahiş kâr elde ettiği tespit edilen AK Partili Fatma Betül Sayan Kaya ismi çok zikredilmiş, hem parti hem de temsil ettiği muhafazakâr seçmen kitlesi töhmet altında bırakılmıştı. Ancak ne parti yönetimi ne de seçmeni bu yanlışı kabul etmeyerek yüksek sesle reddettiğini her platformda dile getirmişti. Yapılan yanlışın ya da hukuki suçların karşılığı olarak tutuklanmayışına yönelik tepkilerden mi, yoksa toplanan delillere dayanılarak mı, sonunda beklenti gerçekleşti ve Fatma Betül Sayan Kaya tutuklanarak Silivri Cezaevi'ne gönderildi.
Kamunun üzerine düşen, yargılamanın sonucunu beklemek olmalıdır.
Çoluğu çocuğu sokağa döküp taşkınlık çıkarmayacağız. Asker ve polis taşlatıp ortalığı yakıp yıkmayacağız. Nitekim öyle de oldu.
Gözaltına alınan ya da hakkında soruşturma yürütülen isimleri, sırf kendi siyasi görüşümüze yakın oldukları için sahiplenmeyeceğiz. “Bu benim hırsızım.” anlayışını reddedeceğiz.
Geçmişte de benzer örnekler gördük. Kimi zaman yolsuzluk iddiaları karşısında insanlar, failin kimliğine bakarak tavır aldı. Oysa hırsızlık hırsızlıktır; arsızlık arsızlıktır; ahlaksızlık ahlaksızlıktır. Bunların siyasi rengi olmaz.
Toplum olarak bir başka yanlıştan daha uzak durmalıyız. Yolsuzlukları ve usulsüzlükleri ortaya çıkaranları peşinen “iftiracı” ilan etmek, gerçeğin ortaya çıkmasını engellemekten başka bir işe yaramaz. İddialar araştırılmalı, deliller incelenmeli ve nihai sözü bağımsız yargı söylemelidir.
Hukukun üstünlüğüne inanıyorsak, sonuçlar hoşumuza gitse de gitmese de adil yargılamanın tamamlanmasını beklemeliyiz. Kimsenin arkasına siyasi kimliği, makamı, ideolojisi ya da toplumsal itibarı siper edilmemelidir.
Başı açık ya da kapalı olması, muhafazakâr ya da seküler olması, sağcı ya da solcu olması da hiçbir şeyi değiştirmez. Millî ve manevi değerleri dilinden düşürmeyen bir kişinin yanlış yapmayacağını varsayamayız. Aynı şekilde, farklı dünya görüşlerine sahip insanların da peşinen suçlu olduğunu söyleyemeyiz. Bizim ölçümüz şahıslar olmayacak. Başı açıkmış, başı kapalıymış; muhafazakârmış, sekülermiş; sağcıymış, solcuymuş, fark etmeyecek.
Devletin malı, milletin hakkıdır. Bu hakka uzanan el hangi partiden, hangi görüşten, hangi çevreden olursa olsun hesabını vermelidir. Unutulmamalıdır ki hırsızın, yolsuzun ve kul hakkı yiyenin partisi olmaz. Onlara sahip çıkmak değil, hesap vermelerini istemek vatandaşlık görevidir.