Yaltır Kardeşler Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesinde son sınıflara yaklaşırken Özlem Çiftçi girdi hayatıma. İlk öğrencilerinden biriydim. Disiplinli, sert görünümlü ama yumuşak kalpli bir öğretmendi. Çoğu öğrenci ondan çekinirdi. Ben ise boş saatlerini kovalardım. Çünkü anlattıkları ders kitaplarıyla sınırlı değildi.
Hayattan, insanlardan, kitaplardan söz eder; bazen uyarır, bazen öğüt verir, bazen yaşadıklarını anlatırdı. Söylediklerini anladığımı sanırdım. Meğer insan bazı şeyleri ancak yaşayarak anlayabiliyormuş.
Özlem Hocam için öğretmenlik, dersini anlatıp sınıftan çıkmak değildi. Dertlerimizi dinler, sorunlarımızı kendi meselesi gibi önemserdi. Yalnızca derslerimizle değil, hayatlarımızla da ilgilenirdi. Belki bu yüzden benim için sadece bir öğretmen olarak kalmadı.
Onunla konuşurken kendimi yalnızca bir öğrenci gibi hissetmezdim. Söylediklerimi ciddiye alır, bazen hiç beklemediğim bir soruyla beni düşünmeye yöneltirdi. Şimdi geriye dönüp baktığımda, o sohbetlerin bana yalnızca bilgi değil, olaylara başka açılardan bakabilme alışkanlığı da kazandırdığını görüyorum.
Bugün bile kendisine, “Hocam, siz bunu yıllar önce söylemiştiniz ama insan yaşamadan anlamıyormuş.” dediğim olur.
Okul bitti, yıllar geçti. Öğretmen-öğrenci ilişkimizin yanına kıymetli bir dostluk eklendi. Anneme, “Ben Özlem Hocama gidiyorum.” diyerek evden çıktığım günleri hatırlıyorum. Sabah başlayan sohbetlerimiz akşama uzanırdı. Bana kitaplar verir, bazen sayfalarının arasına küçük notlar bırakırdı. O notlar da kitaplar kadar kıymetliydi.
Geçtiğimiz aylarda biri Matt Haig’in Gece Yarısı Kütüphanesi romanını okuyup okumadığımı sordu. “Okudum.” dedim.
Ama konusunu hatırlayamadım. Kitabı sevdiğimi biliyor, hikâyesini unutmuş gibiydim. Pek çok kitapta böyle olurum: Ayrıntıları unutur, bende bıraktıkları duyguyu hatırlarım.
Yine kendi hayatımla ilgili bir meseleyi düşünürken şunu sordum kendime: “Acaba başka türlü yapsaydım ne olurdu?” Birdenbire Gece Yarısı Kütüphanesi geldi aklıma.
Romanın kahramanı Nora, geçmişte başka kararlar verseydi yaşayabileceği hayatları görüyordu. Seçmediği yolları, kaçırdığını düşündüğü fırsatları, başka ihtimalleri deneyimliyordu. Hepimiz düşünmez miyiz? Başka bir karar verseydik, başka şehirde yaşasaydık… hayatımız nasıl olurdu?
İnsan gençken önünde sonsuz seçenek olduğunu sanıyor. Yaş aldıkça her seçimin başka bir ihtimali geride bıraktığını fark ediyor. Belki de romanın beni yeniden bulmasının nedeni buydu. Benim düşündüğüm, kitabı neden tam o gün hatırladığımdı.
Demek ki unutmamıştım. Hikâyesi, hayatımda karşılık bulacağı zamanı bekliyormuş.
Sonra Özlem Hocamın söylediklerini düşündüm. O günlerde dinleyip geçtiğim ne çok şeyi bugün yaşayarak anlıyordum.
Kitaplarla insanlar birbirine benziyor. Okuduğumuz her şeyi hemen anlamıyoruz. Dinlediğimiz öğütlerin değerini de o anda kavrayamıyoruz. Yıllar sonra yaşadığımız bir olay, unuttuğumuzu sandığımız bir cümleyi yeniden hatırlatabiliyor.
Belki aynı kitabı yıllar sonra okuduğumuzda başka satırların altını çizmemizin nedeni bu. Kitap aynı kitap, değişen biziz.
Özlem Hocamla hâlâ görüşüyor, uzun uzun sohbet ediyoruz. Yine ondan öğreniyorum. Ama artık yıllar önce söylediklerini anlayabileceğim kendi hikâyelerim de var.
Bazı öğretmenlerin dersleri okul bitince sona ermiyor. Bazı kitaplar da son sayfayı çevirdiğimizde bitmiyor. Hayatın tam ortasında yeniden karşımıza çıkıyorlar.
Tıpkı Özlem Hocamın bana verdiği Gece Yarısı Kütüphanesi gibi. O gün yalnızca bir roman okuduğumu sanmıştım. Meğer bazı kitapları anlamak için önce biraz yaşamak gerekiyormuş.