İnsan büyüdükçe bazı şeylerin değerini iyi anlıyor. Mesela yaşadığı şehrin kıymetini, içinde yaşarken pek fark etmiyor. Her gün geçtiği sokaklar, gördüğü yüzler, duyduğu isimler… Sıradan gelen küçük ayrıntılar hayatın doğal bir parçası oluyor. Ancak bir başka şehirde yaşamaya başladığında, bir zamanlar sıradan gördüğü şeylerin aslında ne kadar değerli olduğunu anlıyor. Ben de anladım.

Adana’da hayat bir başka yaşanıyordu. Orada sadece havalar sıcak değildi, insanlar da sıcaktı. Bu sıcaklığı en çok mahallemizde hissederdik. Herkes birbirini tanırdı. İnsanların isimlerinden çok lakaplarıyla anıldığı tatlı bir mahalle kültürümüz vardı. Biz o mahallede çocukluğumuzu gerçekten hakkını vererek yaşadık. Tüm gün sokakta oyunlar kurduğumuz mesailerimiz vardı.

Oyunlarımızın arasında molalarımız olurdu. Mesela sarımsak kokulu fötr şapkalı Ember amca. Kahveden çıkıp bastonuyla eve doğru yola koyulduğunu görünce bizler oyuna mola verip yanına koşardık. Sırayla elini öperdik. O da durur, bu merasimin bitmesini beklerdi. Öyle hoşuna giderdi ki yüzündeki mutluluğu hissederdik. Belki içten içe cebinden birkaç kuruş çıkarır diye beklerdik ama mesele para değildi. Vermese de ertesi gün yine aynı heyecanla yanına koşardık. Onun mutlu olması hoşumuza giderdi. Sonra hiçbir şey olmamış gibi oyunumuza dönerdik.

Perdelerden kendimize gelinlik yapardık. Olmayan fincanlardan olmayan çayları içerdik. Olmayan evlerin kapılarını açardık birbirimize. Belki somut bir şey yoktu ortada ama rengârenk bir hayal dünyamızın olduğu kesindi. Bakkalcı Yusuf amcadan açılan gazoz kapaklarını biriktirmesini isterdik. İsterdik ki onları çekiçle açıp taso oynayacak bir sürü gazoz kapağımız olsun. Çocuklarla gülle oynardık. Abim bu oyunu öyle iyi oynardı ki tüm mahalledeki çocukların güllelerini yutardı. Kavanozlar dolusu gülle kazanırdı. O cepleri dolu eve dönerken bende 3-5 gülle kalırdı.

Hava karardığında annem seslenirdi:

— Hadi, eve gelin, akşam oldu! diye. Hava biraz da serinse eğer, “Hasta olacaksınız.” diye de eklerdi.
Biz akşam olduğunu saatlerden anlamazdık. Elektrik direklerindeki lambalar yanmaya başladığında işte akşam olmuş demekti bizim için. Yine de biraz daha fazla oynamak için her defasında direnirdik. Yemekten sonra ise ya yegâne yengenin ya da bizim bahçe kapısının önünde masa kurulurdu. Meyveler, çaylar… Orada yediğim karpuzun tadı bile bir başkaydı. Bir gün o karpuzu son kez yiyebileceğimi hiç düşünmemiştim, bir daha da öylesini yiyemedim. Kahkahaların eşlik ettiği sohbet, sokaktan geçen komşuların selamları ardından, masanın kalabalıklaştığı uzun bir akşam olurdu. Sofra hiç boş kalmaz, sohbet kolay kolay bitmezdi.

Bizde sabahlar, yan komşumuz Behiye teyzenin bir elinde yelpazesiyle sandalyeyi sürükleyip diğer elinde de bastonuyla çıkıp bizim bahçeye gelmesiyle başlardı. Oğlu Apo amca ve Behiye teyze her sabah gelir, serin dut ağacının altına oturur, akşam elektrik direklerinin lambaları sönene kadar çoğu zaman sessizce otururlardı. Biz de yanlarından geçerken ya bir sandalye çeker sohbet eder ya da hiç yoklarmış gibi yolumuza koyulurduk. Şimdi Adana’yı düşündüğümde her ayrıntının aslında ne kadar değerli olduğunu apaçık görüyorum.