İnsan, öteden beri görülmek ister. Varlığının fark edilmesini, sözünün duyulmasını, emeğinin karşılık bulmasını bekler. Ne var ki bugün görülme arzusu, hayatın doğal bir ihtiyacı olmaktan çıkıp neredeyse hayatın kendisine dönüşmüş durumda.
Bir yere gidiyoruz, fotoğrafını çekiyoruz. Güzel bir an yaşıyoruz, paylaşmayı düşünüyoruz. Bir başarı elde ediyoruz, henüz sevincini içimizde hissedemeden başkalarının bundan nasıl haberdar olacağını hesaplıyoruz. Yaşadığımız şeyin kendisinden çok, dışarıdan nasıl göründüğüyle ilgilenmeye başladığımızı fark bile etmiyoruz.

Eskiden insanlar hatırlanmak isterdi. Bugün ise sürekli hatırlatılmak, gündemde kalmak istiyor. Aradaki fark küçük gibi görünse de insanın hayatla kurduğu ilişkiyi değiştirecek kadar büyük. Çünkü hatırlanmak, birinin hayatında iz bırakmış olmayı gerektirir. Hatırlatılmak ise bazen yalnızca göz önünde kalabilmeyi.

Elbette bütün bunları sosyal medyaya bağlamak kolaycılık olur. İnsanların kabul görme isteği, beğenilme arzusu yeni değil. Değişen, bu duyguların hayatımızdaki ağırlığı. İnsan kendi hayatının bütün eksiklerini bilirken başkalarının yalnızca göstermek istedikleri taraflarını görüyor. Sonra da kendi gerçeğini, başkasının özenle seçilmiş görüntüleriyle mukayese ediyor. Bu karşılaştırmadan huzurlu çıkmak pek mümkün değil.

Bir başka mesele de değerli olmakla değerli görünmek arasındaki çizginin giderek incelmesi. Bugün çoğu zaman bir insanın söylediklerinin doğruluğundan önce kaç kişi tarafından dinlendiğine, yaptığı işin niteliğinden önce ne kadar ilgi gördüğüne bakıyoruz. Çok konuşulanın önemli, çok izlenenin başarılı, çok beğenilenin değerli olduğu düşüncesine alışıyoruz.
Oysa kalabalıkların ilgisini çekmek, her zaman değerli olmak anlamına gelmez.

Bir insan neden fark edilmediğinde kendisini eksik hisseder? Neden başkasının ilgisizliğini kendi yetersizliğinin kanıtı sayar?
Hepimiz birilerinin hayatında önemli olmak isteriz. Ancak insan kendi değerini bütünüyle başkalarının ilgisine bağladığında, hayatının en önemli ölçüsünü de başkalarına teslim etmiş olur.

Oysa bir insanın fark edilmemesi, onun değersiz olduğu anlamına gelmez. Her emek alkışlanmaz. Her iyilik bilinmez. Her insan hak ettiği ilgiyi görmez.

Bir de gösterilmeyen hayatlarımız var. Kimsenin bilmediği mücadelelerimiz, sessizce atlattığımız zor günlerimiz, anlatmaya ihtiyaç duymadığımız mutluluklarımız... Bunların hiçbirinin başkaları tarafından görülmeye ihtiyacı yok. Ama hayatımızda bıraktıkları iz, çoğu zaman herkesin gördüğü anlardan daha derin.

Bir dostla yapılan uzun bir konuşma, yıllar sonra duyulan tanıdık bir ses, sıradan bir akşamın insana verdiği huzur. Bunlar da hayatın kendisi, belki en sahici tarafı.

Belki de bugün unuttuğumuz şeylerden biri, hayatın her anının bir seyirciye ihtiyaç duymadığı. Görünür olmayı bütünüyle reddetmek de doğru değil. Kimi zaman görünürlük, hak edilmiş bir değerin daha fazla insana ulaşmasını sağlar. Sorun görünür olmakta değil, görünmediğimiz zamanlarda kendimizi nasıl değerlendirdiğimizde.

Bugün kendimize sormamız gereken soru, ne kadar tanındığımız değil. Bütün bu kalabalığın dışında, kendi hayatımızın neresinde durduğumuz. Gerçekten istediğimiz şeyleri mi yapıyoruz, yoksa başkalarının takdir edeceği bir hayatı mı kurmaya çalışıyoruz?

Çünkü ömür, sürekli başkalarının gözünde bir yer edinmeye çalışarak geçirilemeyecek kadar kısa.

Günün sonunda geriye ne kadar ilgi gördüğümüzden çok, nasıl yaşadığımız kalacak. Ve belki de insanın asıl kaybı, başkaları tarafından görülmemek değil; görülmeye çalışırken kendi hayatına yabancılaşmak olacak.