Bir sorun çıktığında çözüm aramak yerine uzaklaşmayı seçiyoruz. Bir arkadaşlıkta anlaşmazlık yaşandığında mesafe koyuyor, bir ilişkide işler istediğimiz gibi gitmediğinde vazgeçmeyi düşünüyor, iş hayatında en küçük hayal kırıklığında bile başka bir yol arıyoruz. Sanki hayatımıza giren her şey kusursuz olmak, hiçbir şey bizi yormamak zorundaymış gibi davranıyoruz.

Peki, gerçekten insanlar mı değişti, yoksa tahammülümüz mü azaldı?

Eskiden de insanlar anlaşamıyordu, kırılıyor, tartışıyor ve hayal kırıklığı yaşıyordu. Değişen belki de sorunların kendisi değil, sorunlarla karşılaştığımızda verdiğimiz kararlar. Artık bir şeyi düzeltmek için uğraşmak yerine, onun yerine yenisini koymanın daha kolay olduğuna inanıyoruz.

Bir arkadaşlık eskisi gibi hissettirmiyorsa yenisini bulabileceğimizi, bir ilişki bizi yoruyorsa başka birinin her şeyi daha güzel yapabileceğini düşünüyoruz. İşler istediğimiz gibi gitmiyorsa hemen başka bir kapıya yöneliyoruz. Oysa bazen sorun, karşımızdaki insanın ya da bulunduğumuz yerin yanlış olması değil; farklılıklara ne kadar alan tanıyabildiğimizdir.

Elbette her ilişkiyi sürdürmek, her arkadaşlığı kurtarmak ya da her koşula katlanmak zorunda değiliz. İnsanın kendini koruması, sınırlarını belirlemesi ve gerektiğinde gitmesi de önemlidir. Ancak kendimizi korumakla en küçük zorlukta vazgeçmek arasında ince bir çizgi var. Bazen bu çizgiyi fark etmeden aşıyoruz.

Çünkü bir şeyi bitirmek, onu onarmaktan daha kolay olabilir. Konuşmak yerine susmak, anlamaya çalışmak yerine hüküm vermek, çözüm aramak yerine hayatımızdan çıkarmak daha az çaba gerektirir. Üstelik artık herkesin bir seçeneği, her şeyin bir alternatifi varmış gibi düşünüyoruz. Bu da elimizdekilerin değerini anlamadan yenisine yönelmemizi kolaylaştırıyor.

Belki de asıl mesele, insanların birbirine daha az değer vermesi değil; o değeri korumak için gereken emeği vermekten kaçınmasıdır.

Bir insanı tanımak zaman ister. Güven oluşturmak zaman ister. Bir ilişkinin içinde kendimize ait olmayan düşüncelere, farklı alışkanlıklara ve zaman zaman yaşanan anlaşmazlıklara yer açmak gerekir. Bunların hiçbiri kendiliğinden olmaz. Güzel olan her şeyin kolay olması gerektiğine inanırsak, emek isteyen her şeyi yanlış yerde aradığımızı düşünebiliriz.

Oysa bir anlaşmazlık her zaman bir sonun işareti değildir. Bazen iki insanın birbirini daha iyi tanımasının, beklentilerini açıkça konuşmasının ve ilişkilerini yeniden değerlendirmesinin başlangıcıdır. Önemli olan, sorunların yaşanıp yaşanmaması değil, o sorunlar karşısında iki tarafın da ne yapmayı seçtiğidir.

Burada gözden kaçırmamamız gereken başka bir nokta daha var: Bir şeyi onarmak, bütün yükü tek başına taşımak demek değildir. Sürekli anlayan, alttan alan, özür dileyen ve çabalayan taraf olmak da sağlıklı bir ilişkinin gereği değildir. Emek karşılıklıysa anlamlıdır. Tek taraflı bir çaba, zamanla bağlılıktan çok yorgunluğa dönüşebilir.

Ancak her kusuru bir ayrılık sebebi, her tartışmayı bir kopuş nedeni haline getirdiğimizde de geriye ne kalıyor?

Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şu: Gerçekten hayatımızda olmaması gereken insanlardan mı uzaklaşıyoruz, yoksa ilişkilerin gerektirdiği çabayla karşılaşınca geri mi çekiliyoruz?

Çünkü bazen gitmek en doğru karardır. Bazen kalıp konuşmak, anlamaya çalışmak ve birlikte bir çözüm bulmak gerekir. Hangisinin doğru olduğunu belirleyen şey, yalnızca yaşadığımız hayal kırıklığı değil, o ilişkinin bize ne yaşattığı ve iki tarafın da onu sürdürmek için ne yaptığıdır.

Her şeyi onarmak zorunda değiliz. Ama belki de her bozulan şeyi hemen gözden çıkarmak zorunda da değiliz.

Çünkü bazı şeyler yenisi bulunduğu için değil, içindeki değer fark edildiği için güzeldir. Ve bazen bir şeyi korumak, onu ilk günkü gibi bulmaktan değil, yaşananlara rağmen yeniden kurabilmekten geçer.