Bir olay yaşanıyor. Henüz ne olduğu tam olarak anlaşılmadan yorumlar yapılıyor, insanlar tarafını seçiyor, tartışmalar başlıyor. Birkaç saat sonra aynı olayın farklı bir anlatımı ortaya çıkıyor. Bu kez tepkiler değişiyor. Oysa olay aynı olay. Değişen yalnızca onu anlatan kişi ve kullandığı kelimeler.

Aslında günlük hayatımızda da durum pek farklı değil.

İki insan arasında yaşanan bir anlaşmazlığı düşünelim. Önce birini dinliyoruz ve ona hak veriyoruz. Ardından diğer tarafı dinlediğimizde bu kez onun da haklı olabileceğini düşünüyoruz. Çünkü herkes yaşadıklarını kendi gördüğü yerden anlatıyor. Kimi kendisini mağdur eden ayrıntıları öne çıkarıyor, kimi kendi hatalarını anlatının dışında bırakıyor.

Üstelik bunun için her zaman yalan söylemek de gerekmiyor. Bazen bir cümleyi eksik aktarmak, olayın öncesinden hiç bahsetmemek ya da yalnızca belirli bir anı göstermek bile insanların düşüncelerini değiştirmeye yetiyor.

Özellikle sosyal medyada bunun örneklerini sıkça görüyoruz. Bir görüntünün birkaç saniyelik bölümü paylaşılıyor ve binlerce kişi o görüntü üzerinden hüküm veriyor. Daha sonra videonun tamamı ortaya çıktığında olayın hiç de düşünüldüğü gibi olmadığı anlaşılıyor. Ancak ilk paylaşımın yarattığı etki çoktan insanların zihnine yerleşmiş oluyor.

İşin ilginç tarafı, çoğu zaman olayın aslını öğrenmek için aynı çabayı göstermiyoruz. İlk duyduğumuza inanmak daha kolay geliyor. Çünkü bir fikir oluşturduktan sonra onu değiştirmek, en başından sorgulamaktan daha zor olabiliyor.

Burada medyanın kullandığı dil de önemli. Aynı gelişme, farklı başlıklarla okurun karşısına çıktığında birbirinden tamamen farklı duygular uyandırabiliyor. Bir kelime merak oluştururken başka bir kelime öfkeye neden olabiliyor. Haberin içeriği değişmese bile başlığın okuyucu üzerindeki etkisi değişebiliyor.

Bu nedenle habercilikte yalnızca doğru bilgiyi vermek değil, o bilgiyi nasıl aktardığımız da önem taşıyor. Çünkü kullanılan dil, insanların bir olayı nasıl değerlendireceğini etkileyebiliyor.

Elbette herkesin olaylara aynı yerden bakmasını bekleyemeyiz. Her insanın deneyimi, düşüncesi ve değerlendirmesi farklı. Ancak bir olayı yorumlamakla onu kendi düşüncemize uygun hale getirmek arasında ciddi bir fark var.

Belki de asıl sorun, anlatılanlara inanmakta acele ederken anlatılmayanları merak etmememiz.

Birinin ne söylediğine dikkat ediyoruz ama neyi söylemediğini pek düşünmüyoruz. Olayın hangi kısmının öne çıkarıldığını görüyoruz ama hangi ayrıntıların geride bırakıldığını sorgulamıyoruz.

Sonuçta gerçekler değişmese de gerçeklere ilişkin algılar kolaylıkla değişebiliyor. Bazen en çok konuşulan anlatım, en doğru olan değil, en fazla dikkat çeken oluyor.

Bu yüzden bir olay hakkında kesin bir yargıya varmadan önce kendimize basit bir soru sormakta fayda var.

Biz gerçekten ne olduğunu mu biliyoruz, yoksa yalnızca bize anlatılan kadarını mı?