Bir tartışmanın sonunda en son ne zaman birinin “Haklısın, ben yanlış düşünmüşüm” dediğini duydunuz?

Artık tartışmaların amacı bir sorunu çözmekten çok, kimin haklı olduğunu belirlemek haline geldi. İnsanlar birbirini dinliyor gibi görünse de çoğu zaman karşısındakinin sözünün bitmesini bekliyor. Çünkü vereceği cevap çoktan hazır. Anlamaya çalışmaktan ziyade kendini savunmaya odaklanan iki insanın ortak bir noktada buluşması da pek mümkün olmuyor.

Üstelik bu durum yalnızca büyük anlaşmazlıklarda yaşanmıyor. Günlük hayatın en basit meselelerinde bile aynı tabloyla karşılaşıyoruz. Trafikte yaşanan küçük bir tartışma, aile içinde söylenen bir söz ya da arkadaşlar arasında ortaya çıkan bir fikir ayrılığı… Konu ne olursa olsun, herkesin anlatacak bir gerekçesi, savunacak bir doğrusu var.

Elbette insanların kendi düşüncelerini savunmasında yanlış bir şey yok. Sorun, kendi doğrumuzu tek doğru kabul ettiğimizde başlıyor.

Bir insanın haklı olması, karşısındaki kişinin tamamen haksız olduğu anlamına gelmez. Aynı olay iki farklı insan tarafından bambaşka şekillerde değerlendirilebilir. Birinin önemsiz gördüğü bir davranış, diğeri için ciddi bir kırgınlık sebebi olabilir. Ancak çoğu zaman bu farklılığı anlamak yerine kendi bakış açımızı kabul ettirmeye çalışıyoruz.

Daha da ilginci, bazen tartışmanın başlangıcındaki meseleyi bile unutuyoruz. Konu bir anda geçmişte yaşanan olaylara, daha önce söylenen sözlere ve eski hesaplaşmalara kadar uzanıyor. Başlangıçta çözülmesi gereken küçük bir problem, iki tarafın da geri adım atmadığı bir mücadeleye dönüşüyor.

Sonunda ne oluyor?

Belki biri tartışmayı kazanıyor ama iki insan arasındaki mesafe biraz daha açılıyor.

Bence üzerinde durulması gereken asıl mesele de bu. Bir tartışmadan haklı çıkarak ayrılmak, o tartışmadan kazançlı çıktığımız anlamına gelmiyor. Çünkü bazen haklılığımızı kanıtlamak uğruna karşımızdaki insanın ne hissettiğini gözden kaçırıyoruz.

Bir de özür dileme meselesi var. Hata yaptığımızı kabul etmek, sanki bütün kişiliğimizi sorgulamak anlamına geliyormuş gibi davranıyoruz. Oysa insanın yanılması son derece doğal. Buna rağmen “Ben yanlış anlamışım” demek yerine uzun açıklamalar yapmayı, davranışlarımızı gerekçelendirmeyi tercih ediyoruz.

Sosyal medya da bu alışkanlığın en belirgin örneklerinden biri. Herhangi bir konuda yapılan paylaşımın altına baktığımızda, birbirini anlamaya çalışan insanlardan çok kendi görüşünü kabul ettirmeye uğraşan kişiler görüyoruz. Farklı düşünmek neredeyse karşı tarafı tamamen reddetmekle eş tutuluyor. Bir görüşe katılmamakla o görüşü savunan kişiye saygı duymamak arasındaki çizgi giderek silikleşiyor.

Oysa aynı fikirde olmadan da konuşabilmek mümkün.

Her tartışmanın sonunda bir kazanan ve bir kaybeden olmak zorunda değil. Bazen iki insanın birbirini anlaması, herhangi birinin haklı çıkmasından çok daha değerli olabilir.

Üstelik karşımızdaki insanı anlamaya çalışmak, onun bütün söylediklerini kabul etmek demek de değil. Kendi düşüncemizi korurken başka bir bakış açısına yer açabiliriz. Bunun için her konuda uzlaşmamız gerekmiyor. Yalnızca farklı düşüncelerin de var olabileceğini kabul etmemiz yeterli.

Belki de tartışmalarda kendimize sormamız gereken soru “Nasıl haklı çıkarım?” değil, “Karşımdaki insan neden böyle düşünüyor?” olmalı.

Çünkü her anlaşmazlığı kazanılması gereken bir yarış gibi gördüğümüzde, çözüm üretmek giderek zorlaşıyor.

Ve günün sonunda herkes kendi hikayesinde haklı olabilir. Ancak herkesin haklı olduğu bir yerde sorunlar hala çözülmüyorsa, belki de mesele kimin haklı olduğundan çok, kimsenin birbirini dinlememesidir.