"Ortada ne 'ekonominin görünmez eli' var ne de durup dururken kırılan fay hatları... Siyasi iktidarlar, bankalar ve sermayenin gizli ortaklığıyla yönetilen enflasyon, halkın cebindeki satın alma gücünü çaktırmadan çalan yasal bir servet transferi aracıdır."

Türkiye halkının on yıllardır başına bela olan enflasyon, (yani paranın satın alma gücünün sürekli olarak azalması) herhangi bir ülkede dün/bugün/yarın her şey aynıyken, görünürde hiçbir ekonomik sorun yokken; günlerden bir gün neden ve nasıl başlar hiç düşündünüz mü?

Eğer bu konuyu hiç düşünmemişseniz, örneğin ülkemizde, enflasyonla neden bir türlü baş edilemediğini anlayabilmeniz mümkün değildir.

Hemen her şey gibi enflasyonu da başlatan bir tetikleyici olmalı değil mi?

Liberal iktisatçılara göre enflasyonun tetikleyicisi; ekonomideki başlıca aktörler olan devleti yöneten siyasi iktidar, bankalar ve üretimle pazarlama dünyasından en az birisinin, sürüp giden ekonomik koşullarda geleceğe ilişkin sabrının ya da güveninin gizlice tükenmesidir.

Örneğin;

  • Siyasi iktidar, büyük altyapı projeleri, seçim vaatleri, sosyal yardımlar gibi kamu harcamalarını mevcut vergilerle karşılayamayacağını anladığında (geleceğinden endişe duyduğunda), gelecekteki gelirlerini borçlanarak piyasaya yeni para sürer. Piyasaya giren "fazla" para fiyatları hemen değiştirmez ama sistemin dengesini bozar. Kısa süre sonra da o paranın ağırlığı kendi halinde işleyen piyasayı ezer ve enflasyonu başlatır.
  • Bankalar, mevcut koşullarda sabırları tükendiğinde aralarındaki rekabet kızışır; bu da kredileri artırır. İnsanların banka kartlarındaki limitler yükseltilir ya da başvuran hemen herkesin kredi istemleri kolayca onaylanır. Herkes "durup dururken" gelecekte kazanacağı parayı bugünden harcamaya başlar. Piyasada mal miktarı artmamıştır ama sistemdeki talep olağanüstü artar.
  • Nakliye ya da enerji gibi ekonominin kilit sektörlerinden herhangi birinde küçük ve haklı bir maliyet artışı olduğunda bu fiyatlara yansır. Bu artış doğrudan enflasyona yol açmaz ancak öteki tüm şirketler ve ticaret yaşamındaki herkes panikle fiyat istikrarına güvenlerini yitirir; o küçük artışı bahane ederek ya da gelecek korkusuyla aynı gün kendi fiyatlarını günceller. Bu bir zincirleme reaksiyondur.

Kısacası enflasyon; sistem içinde mevcut üretim kapasitesinden daha fazlasının tüketilmeye başlandığı ya da sisteme güvenin sarsıldığı anda, bir fay hattı kırıldığında yaşanan deprem gibi aniden başlar.

Bütün bunları “ekonominin görünmez eli” gerçekleştirmiştir! Öyle söylerler.

***

Oysa ortada ne görünmez bir el vardır ne de olanlar durup dururken gerçekleşmiştir. Her şeyin arkasında bilinçli kararlar alan, belirli niyetleri olan ve çıkarları için sistemi istedikleri gibi işleten güçlü aktörlerin birlikteliği vardır.

O birlikteliğin bir yanında para basma ve bütçe yapma yetkisini elinde tutan siyasi irade, öte yanında kapitalist sistemin doğası gereği büyük miktarda borçla işleyen sermaye şirketleri bulunur.

Ekonomik büyüme sevdalısı siyasi iktidarların büyük yatırım harcamaları yaparak, aşırı istihdam yaratarak başarılı görünüp popülaritelerini artırma beklentisi ile paranın değeri düştükçe mevcut borçlarının küçüleceğinin bilincinde olan büyük sermayenin arzusu çakıştığı anda enflasyon tetiklenir.

Böylece kamu harcamalarını karşılayabileceği düzeye çekmeyen ya da bu harcamalar için vergileri artırmayı tercih etmeyen popülarite peşindeki siyasi iktidarlar, merkez bankasına para bastırarak piyasaya sürerler. Aslında bu, halkın cebindeki paranın satın alma gücünü çaktırmadan çalmaktır. Harcamayı iktidarlar yapar, faturayı fiyat artışlarıyla, sabit gelirli halk kitleleri öder.

Sermaye şirketleri, maliyetleri “bir birim” artsa bile piyasadaki kaos ortamını ve denetimsizliği fırsat bilir, ürün fiyatlarını “üç birim” artırırlar. Dev tekeller bu dönemlerde tarihi kâr rekorları kırar.

Enflasyon; devletin halka olan borçlarını değersizleştirmeyi ve büyük sermayenin kârını artırmasını sağlayan, yasal ama ahlaki olmayan bir servet transferi aracıdır. Kazanan devlet ve varlık sahibi zenginler; yitiren ise sabit gelirli işçiler, memurlar, emekliler ve nakit birikim sahibi olanlardır.

O arada merkez bankalarının bu süreçte oynadığı kilit rolü de unutmamak gerekir.

Merkez bankası, piyasaya soktuğu fazla parayı sanıldığı gibi matbaada basmaz. Büyük bankaların, finans şirketlerinin ve holdinglerin elindeki değersizleşmiş tahvilleri, batık kredileri ya da devlet borç senetlerini satın alır. Böylece büyük finansal kurumları ve zenginleri batmaktan kurtarır.

Bankaların kasası bir anda havadan yaratılan bu nakitle dolar. Bankalar bu parayı piyasaya ucuz kredi vermek için kullanır. Para sisteme girdiğinde mal fiyatları fırlar.

Merkez bankası, faiz oranını gerçek enflasyonun çok altında belirler. Bu faiz oranıyla borçlanan sermaye şirketleri, borcu öderken o fark düzeyinde kazançlı çıkarlar. Mevduat sahibi “vadeli hesapta kalırsam yitireceğim” endişesiyle parasını çeker ve mal satın almaya yönelir. Bu da enflasyon artışına hizmet eder.

İlerleyen süreçte enflasyon kimi zaman öylesine artıp kontrolden çıkar ki piyasanın hemen her bileşeni enflasyon artışını körükler.

İki ortak birbirlerine düşüp kavga etmezler ama çözüm için bir türlü anlaşamazlar da…

Siyasi iktidarlar, kendi yarattıkları sorundaki sorumluluklarını gizlemek için “açgözlü zincir marketler, stokçu esnaf ya da jeopolitik riskler, savaşlar, petrol krizi" gibi söylemlere sığınırlar.

Sermaye sınıfı da siyasi iktidardan “öngörülemez ve yönetilemez bir kaosa” dönüşen enflasyona çözüm bulmasını ister; batma korkusuyla sürekli bankalardan, kredi faizlerinden yakınmaya başlar. Başlangıçta kendileri için harika bir kâr katlama ve borç eritme aracı olan enflasyon artık piyasayı altüst etmiş, kitlelerin satın alma gücünü neredeyse bitirmiştir. Böylece kârları eriyen sermaye sahipleri de acı gerçekle yüz yüze kalmışlardır.

***

Kolayca anlaşılabileceği gibi enflasyon, günlerden bir gün durup dururken başlayan bir ekonomik sorun değildir.

Enflasyon; halka karşı sorumluluklarını umursamayan siyasi iktidarlar ile doymak bilmeyen sermayenin kendi oynadıkları ve yönettikleri oyunun senaryosudur. Her türlü teknik desteği merkez bankalarından alırlar. Emekçi halk kitleleri ise sadece pasif izleyicilerdir.

Bu tehlikeli oyun kontrolden çıkıp bir kaosa dönüştüğünde ve oyuncular “çuvalladığında” ne sığınılan günah keçileri ne de jeopolitik bahaneler gerçeği gizleyebilir.

Halkın cebinden çaktırmadan çalınan zenginlik, gün gelir tüm piyasayı yutan bir kara deliğe dönüşür. Zaten olmayan toplumsal adaleti ve bölüşüm dengesini yok eden bu hırs yüzünden, en başta tatlı kârlarla ve eriyen borçlarla “mutluluktan uçan” o güçlü aktörler için bile illüzyon son bulur.

Ülkemizde de on yıllardır sahnede olan bu oyun, teknik bir yetersizliğin değil, ahlaki bir tercihin ürünüdür. Bu gerçek anlaşıldığında her şey bütün çıplaklığıyla görülür ve halkın ekmeğini küçülterek büyüyen her düzen gibi bu da er ya da geç emekçi kitlelerin örgütlü gücüyle tarihin çöplüğüne gömülür.